Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Filiberto Ojeda Rios

yollayan tutbenidüşmeden on Mayıs 31, 2008



Porto-Riko; birçoğumuzun bir sömürge olduğundan haberimizin olmadığı ABD sömürgesi bir ada. Ülkenin kendi bayrağı, kendi hükümeti, kendi mahkemeleri, kendi futbol takımı vs. her eyi var. Ancak bunların hepsi ABD merkezi hükümetine bağlı. İnsanları ABD pasaportu taşıyor ancak ABD seçimlerinde oy kullanamıyor. Yıllardır dünyayı "özgürleştiren" ABD ise yanı başındaki Porto-Riko'yu özgürleştirmeye vakit bulamıyor.

İşte bu rezalete dur demek için mücadele edenlerin başında da Los Macheteros* olarak bilinen Borucia Halk Ordusu (Ejército Popular Boricua) geliyor. Filiberto Ojeda Ríos bu hareketin kurucusu ve önderi. Porto-Riko bağımsızlık hareketi tarihinin en önemli ismi.

Filiberto Ojeda Ríos 26 Nisan 1933'te Naguabo, Porto Riko'da doğdu. 15 yaşında kolej eğitimine başlayan Filiberto'nun zekâ seviyesi daha o yıllarda çevresindekilerin dikkatini çekiyordu. Ancak Filiberto'nun bu yıllardaki ilgi alanı müzikti. Filiberto gençlik yıllarında Porto Riko'nun Ponce Belediyesi’nin ünlü Salsa grubu "La Sonora Poncena"ya katılarak sahnede trompet ve gitar çaldı. 1961'de ailesini Porto Riko'dan Küba'ya taşıdı ve Küba istihbarat servisi olan Genel Haberalma Müdürlüğü'nde işe başladı. Bir yıl sonra Porto Riko'ya döndü.

1967'de kurduğu Porto Riko'nun ilk askeri politik grubu Silahlı Devrimci Bağımsızlık Hareketi (Movimiento Independentista Revolucionario Armado-MIRA) 1970'lerin başında polis tarafından dağıtıldı ve Rios tutuklandı. Ardından kefaletle serbest bırakıldı ve eski MIRA üyeleri ile Silahlı Ulusal Kurtuluş Güçlerini (Fuerzas Armadas de Liberación Nacional - FALN) kurduğu New York'a taşındı. 1976'da Ojeda Rios, Los Macheteros olarak da bilinen Borico Halk Ordusu'nu (Ejercito Popular Boricua) kurdu. Örgüt 1974 ile 1983 yılları arasında ABD'de 120'ye yakın silahlı eylem gerçekleştirdi.

Örgütün tarihindeki en önemli eylem ise 12 Eylül 1983'te gerçekleştirildi. Los Macheteros Connecticut, West Hartford'daki bir Wells Fargo (Red Kit'ten hatırlayacağımız posta ve bankacılık şirketi) deposundan yaklaşık 7 milyon dolar çaldı. Bu miktar o güne kadar ABD tarihindeki en yüksek nakit soygunu anlamına geliyordu. Bu soygunda elde edilen paranın bir bölümü Porto Riko bağımsızlık hareketini fonlamak için kullanılırken bir kısmını da (en az 2 ila 3 milyon dolar olduğu iddia ediliyor) Küba'ya bağışlandığı söylenmekte.

1985'te, 19 Los Macheteros üyesi Wells Fargo soygununa ilişkin iddialarla aranmaya başladı. Ojeda, iki yıl süren kaçışının ardından bir FBI operasyonuyla yakalandı. Operasyonda, kurşungeçirmez yeleklerle korunan 24 ajandan oluşan bir grup Ojeda'nın dairesinin bulunduğu binaya girdi. Ajanlar bitişik binalara ve bir helikoptere yerleştirilmiş keskin nişancılardan yardım aldı. Ojeda, ajanları fark ettiğinde onlara hafif makineli tüfekle ateş etti ve binanın ikinci katına çıkmaya çalışan herkesi vurmakla tehdit etti. Bu esnada, Ojeda'nın eşi Blanca Iris Serrano dairenin banyosunda dokümanları yaktı. Ajanlar binanın ikinci katına ulaşmak için merdiveni tırmanmaya çalışırken Filiberto birini yaralayacak şekilde onlara ateş etti, bu sırada keskin nişancılardan biri onu vurarak diğer ajanlara onu tutuklamak için zaman kazandırdı ve Filiberto bu şekilde ele geçirildi.

Filiberto, yerel mahkeme tarafından "Birleşik Devletler güçlerine karşı meşru müdafa içinde olduğu kararı" ile kefaletle serbest bırakıldı, ancak kaçmaması için bileğine elektronik izleme cihazı takıldı. Kısa sürede Filiberto cihazdan kurtulmanın bir yolunu buldu ve yaşamının geri kalanını kaçak olarak sürdürdü. 1992 Temmuz'unda, Ojeda Rios Federal Mahkeme tarafından gıyabında 55 yıl hapse mahkûm edildi ve Wells Fargo soygunundaki rolü nedeniyle 600 bin dolar para cezası aldı.

Filiberto Ojeda Ríos gelişmelerden sonra, 11 Eylül saldırılarına kadar, yıllarca ABD'nin en çok arananlar listesinde birinci sıradaydı.

Kaçışının ardından Porto Riko’daki bir dağ kasabası olan Hormigueros'a giden Filiberto orada bir ev inşa etti, fiziksel görünümünü değiştirdi, kendisinin simgesi olarak kabul edilen sakallarını traş etti ve gül bahçıvanı olarak Don Luis adını kullanmaya başladı. Komşuları onu yıllarca böyle tanıdılar. Ta ki 23 Eylül 2005 tarihine kadar. Uzun yıllardır Filiberto'nun peşinde olan FBI onun yerini günler öncesinden keşfetmişti. Ancak hesapları yalnızca onunla değil Porto-Riko bağımsızlık mücadelesi ile olduğundan saldırı emri 23 Eylül günü verildi. Bu tarih 1868'de, Lares köyünde bir grup Porto Rikolu devrimcinin, Grito de Lares (Lares'in Gözyaşları) adını taşıyan bir deklarasyonla İspanyol sömürge makamlarına karşı isyanın başlangıcının yıldönümüydü. İsyan hemen bastırılsa da, bu tarih Porto Rikolularca anılmakta ve bağımsızlık hareketi için bir kalkış noktası olarak seçilmekteydi. Ojeda Rios, Grito de Lares anmalarında takipçilerine gizli mekânından yaptığı açıklamalarla da ünlüydü.

23 Eylül 2005 öğleden sonra saat 3 yakınlarında FBI'ya bağlı bir özel tim, Hormigueros kasabasındaki kırsal bir çiftlik olan Filiberto Ojeda'nın evine çitleri kırarak girdi ve evine yüzlerce kez ateş etti. Bunun üzerine Filiberto ateşe on kurşunla cevap verdi. Ve harcanan fişeklerin sayısı onun 10 kez, FBI'ın ise 100 kez ateş ettiğini göstermekte. Bu kurşunlardan hiçbiri isabet etmedi. Ancak daha sonra Filiberto bir keskin nişancı tarafından vuruldu, FBI onun yaralı olduğunun farkında olmasına rağmen tam 12 saat boyunca ne eve girdi ne de kimsenin girmesine izin verdi ve Filiberto Ojeda Rios'nun kanamadan ölmesine neden oldu ki bunu - Filiberto Ojeda Rios'un hiçbir tıbbi yardım olmaksızın saatlerce kanayan tek bir yaranın neden olduğu aşırı kanamadan öldüğü gerçeğini - yetkili sorgu yargıcının doğrulamasına ve Porto-Riko Adalet Bakanlığı'nın taleplerine rağmen olayın sorumluları hakkında dava açılmadı.

FBI'ın resmi açıklaması** ise tam bir trajedidir. FBI resmen Filiberto'nun yaralı olduğunun farkında olduklarını kabullenmiş, ancak içeri girmeye cesaret edemedik gibi saçma bir açıklamayla Fİliberto'yu ölüme terkettiklerini itiraf etmiştir. Filmlerde bol bol hayat kurtaran, tehlikeleri göze alarak düşmanını sağ ele geçirmeye çalışan FBI ajanları ya bu operasyonda görevlendirilmemişlerdi ya da emir zate büyük yerdendi ve zaten öldürmeye geldikleri için içeri girip bir de risk almaya gerek yoktu.

Filiberto'nun katli Porto-Riko halkının yoğun tepkisine ve mücadelelerini daha da hızlı sürdürmelerine neden oldu.

Filiberto Ojeda Rios yaşamı ve mücadelesi ile Latin Amerika halklarının efsaneleştirdiği bir önder.
Filiberto Ojeda Rios ABD'nin yanı başında ona karşı 40 yıldan beri verilen onurlu direnişin simgesi.
Filiberto Ojeda Rios dünya halklarının özgürleşme mücadelesi tarihinde parlamaya devam eden bir yıldız.

Onurlu bir yaşam için direnişlerini sürdüren halklar seni hiç unutmayacak

* Los Macheteros kamışları kesmek için pala ("machete") kullanan şeker kamışı hasatçılarına verilen addır. İspanya'ya karşı ayaklanmalarda halk İspanyol askerlerine karşı bu palalarla savaştığı için ayaklanmacılar bu adla anılmaktadır.

** FBI'ın kendi sitesinde yayınladığı resmi açıklamanın konuyla ilgili bölümü tam olarak şöyle: FBI Filiberto Ojeda Rİos ve Macheteros'un patlayıcılarla ilgili geçmişi konusunda bilgi sahibiydi. Güvenlik nedeniyle(eve girmeden) ekstra ajanlar, polis köpekleri , ek ekipman ve o sırada ABD'de bulunan bir özel taktik tim istenmiştir.

16 Mart Beyazıt Katliamı

yollayan tutbenidüşmeden on Mart 17, 2008


Bir ölü yatıyor
Vurdular
Kurşun yarası
Kızıl bir karanfil açmış alnında
İstanbul'da Beyazıt meydanında.

Bir ölü yatacak
Toprağa şıp şıp damlayacak kanı
Silahlı milletim hürriyet türküleriyle gelip
Zaptedene kadar büyük meydanı.

Nazım HİKMET



" Saldırıda Hukuk ve İktisat Fakültelerinde okuyan öğrencilerden Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Hatice Özen, Abdullah Şimşek, Murat Kurt, Hamit Akın ve A. Turan Ören yaşamını yitirdi. "

çek elini pipinde Adolf

yollayan tutbenidüşmeden on Kasım 18, 2007

çek elini pipinde Adolf

Eli hep pipisinde olan Adolf’e böyle bağırıp durmasaydı bahtsız Klara Teyze1, tarih başka türlü mü yazılırdı? Sanmam. Çünkü Adolf’e değilse bile, Mussolini’ye, Pinochet’ye, Netekimzade Kenan Efendi’ye, Ziya-ül Hak’a, Pol Pot’a, Hanry Kissinger ya da George W. Bush’a ve maalesef, sürüsüne bereket nice diktatöre çocukluğunda böyle bağırılıyordu, bağırılacaktı başka bir zamanda başka bir yerde. İktidar ve iktidarsızlık bir sembol olarak apış aramızdaki derin yere çağrışımlıydı. Derin, saklı, her yerde sergilenmesi ayıp, ama hayatımızı yönlendiren fallik bir duruş ile devletin/otoritenin duruşu, ta çocukluğumuzda beynimize kazındı. Pipisi değil de kukusu olanlarımız ise, iktidar kuku üzerinden kurulmadığı, kuku bizzat hükmedilme alanı sayıldığı için, ‘çek elini!’ uyarısından önce tokadı yediler ve yemekteler. Eli poposuna gidenlerimize ise tokat bile layık görülmedi ve onlar sırf bundan dolayı temerküz kamplarına gönderildiler/ gönderilmekteler.2
Kuku, mızrak ya da süngü çağrışımlı değil torba/çuval çağrışımlıdır ve biraz sonra aktaracağım metafor/mecaz üzerinden insanın insan olma sürecinde daha önemli bir yeri vardır. Mızrak/ bıçak/süngü/penis bu yeri gasp ettiği için, tarih biraz da iktidarın/otoritenin mızrağı çuvala sığdırma çabasından (ama aslında sığdıramadığı için de, bu noktada, bir tekerrürden) ibarettir. Ursula K. Le Guin (Elisabeth Fisher’den aktardığı) ‘çuval kuramı’ndan hareketle, tarih öncesi çağlarda insanların besinlerinin çoğunluğunu bitkilerin oluşturduğunu ve eliyle taşıyacağından fazlasını ve çocuğu taşımak için bir torba benzeri araca ihtiyaç duyması gerektiğini ve bu yüzden insanın bulduğu ilk araç-gereçlerden birinin kesici ve delici aletlerden çok, bir torba olması gerektiğini ileri sürer. Kesici ve delici alete öncelik veren kuramların ise hikâye/kahraman ikilisinin baskınlığı ve erkeği/gücü öne çıkarması dolayısıyla insana gurur duyulacak bir geçmiş ve gelecek kurgusu sunamayacakları sonucuna varır. Bu hikâye/kahraman eşleştirmesini biraz daha geliştirelim. ‘Büyük’ insanlar, diğerlerinin uğraştığı küçük ve günlük uğraşların insanları olmadıkları kuruntusu içindedirler ve bütün bir insanlığın hayatını düzenleyecek kamusal projelerle meşguldürler. Bahçeye sebze dikmek, tavukları yemlemek, kedileri beslemek, çocukla ya da sevgiliyle oynaşmak bu büyük adamların işi değildir.
Namlunun ucundaki iktidara ulaşma, memleketi kurtarma, işçilere, gençlere, kadınlara bilinç taşıma faaliyeti duygusallığı kaldırmaz. Yeni hikâyeler, yeni kahramanlar, yeni kurtarıcılar gereklidir. Hatta mitolojik çağlardan farklı olarak kahramanlar-kurtarıcılar ötesi yaratıklar olan liderlere/politikacılara ve düzenli ordulara ihtiyaç vardır. Ve eski çağlarda olduğu gibi değildir artık hikâyeler; nasıl ki o zamanlardaki gibi çıplak gezmiyor, iktidar çağrışımlı organlarımızı saklıyorsak, av partilerimizi, silahlarımızı, savaşlarımızı, hükmetme aygıtlarımızı da bir gizlilik ve yasak perdesi altında sunmalıyız. Öyle ki, bu muamma hali ve abartı gerçek gücümüzün ötesinde bir etki ve korku-sindirmeye yol açsın. (Son yaşanan savaş öncesi ve savaş durumunda ABD’nin savunma ve saldırı sistemlerinin haline bakınca, bu görülebilir.)
Hikâye politikadır artık. Çünkü gücü politikanın başarısı belirler. Avlanan mamut değil, halk ve iktidardır; politik rakipler ve karşıtlardır. İçinde derecelenmiş ve parçalanmış ilişkiler barındırmayan uyumlu ilişkiler ve yaşam kurguları ise, tıpkı çuval kuramcılarının öngördükleri günlük yaşamlar gibi, küçümsenmeli, dışlanmalı, manipülasyon ve dezenformasyon araçları da kullanılarak düşman ilan edilmelidir. Mamut etinden köftelerimiz Mc Donald’s’larda pişmiş olarak ya da meclis tavanına atılarak test edilmiş ve çiğ olarak sunulmaktadır. ‘Bu sabah Elif’le mantar toplamaya çıktık. Sonra bahçedeki marulları çapaladık ve tavukları taze sebzeyle besledik. Ardından kendi yapımımız olan aletlerle müzik yaptık ve tekneyle biraz gezindik. Akşam da köy meydanında, biz denizdeyken olan kavgayla ilgili konuşmak ve sorunu çözmek için diğer köylülerle bir araya geldik.’ diye bir arzı hal yine çekici değildir. Çekici olan seçim olsun ya da olmasın taraftara ve oy pusulasına indirgenmiş halk, ele geçirilecek ya da üzerinde etkili olunacak politik iktidar ya da küçük iktidar alanları, soyları kurutulacak iç ve dış düşmanlardır. Dünya büyük avcı için bir ‘national geographie’dir. Av hikâyeleri bire bin katılarak anlatılır. Yalanlar, avcının gücü elinden kaçırma korkusunu ve hikâyeden sıkılanın bu hikâyeye bir son verme cesaretini bastırmak içindir. ‘Adalet ve özgürlük’ diyenlerin ‘mıymıy’ talepleri nedir ki, muhteşem bombaların ve silahların yanında? Seyyah olup şu alemi gezecekler avuçlarını yalasın; bir lokma bir hırka, bir ağaç gölgesi/çadır/baraka isteyenler de. Sesten hızlı uçaklarına atladıkları gibi birkaç dakikada yapar bu işi avcılar. Hız gereklidir ve yok etme gücü. İkiz/üçüz/dördüz/... kulelerin, kubbelerin, minarelerin yüceliğinin yanında cüce kalır diğerleri. Hepsi hepsi süngüye/bombaya bakar onlardan kurtulmak.
‘Destanımızda kimlerin maceralarına yer verdiğinize’ bakar tercihiniz. Gücün gölgesinde, her an ölüm ve zulüm korkusuyla bir ‘yaşam’ bir yanda; diğer yanda basit ve uyumlu bir yaşam. Nasıl? Mızrağa mızrakla, süngüye süngüyle, bombaya bombayla karşılık vererek değil tabi ki. Yok edici aletlerin dehşet dengesi hiçbir zaman beceremeyecek bunu. Nasıl bir ülkü kurduysanız ona uygun yöntem ve araçlar kullanmak durumundasınız. Ülkünüze ters düşen araçların mazereti yoktur. Elinizde olarak/olmayarak ahlâksızlaştırırlar/kirletirler sizi. Kendilerini o araçların üzerine konuşlandırmış olanlar zaten, onları güdüleyen şey hep böyle örgütlenmek olduğundan, sizden bir adım önde olacaklardır daima. Şimşir mızrağın karşısına meşeden mızrakla mı çıktınız, bir zaman gelir çelik mızrak bulursunuz karşınızda. Daha sonra tank-tüfek. Evlerde kurulan basit atölyelerde düşmanınkine denk silahlar üretilebildiği zamanlar çok gerilerde kaldı. Erdem ve sorumluluk; ahlâk ve dışlama; dayanışma ve örgütlülük; işte mümkünse ancak bunlarla karşısında durabilirsiniz. Ondan bile kurtulana kadar, meşru müdafaa hakkınızı kulak arkası yapabilirsiniz (sigara içmeyenler için başka bir deyim de kullanılabilir burada).
Yani avcıyı avlanmaktan alıkoymak, dahası avlama-avlanmanın kendisinden kurtulmak mümkün. Kapıları tutan bezirgan başlarına haraç vermeden, korkunun yerine varlığın bütünselliğinden doğan ve doğal bir ölümü de içine sindirmiş yaşamı koyarak, zulme ve savaşa karşı direnerek, ‘çek elini pipinden...’ diyebilme kararlılığını göstererek. Bir çocuğa ‘çek elini pipinden’ demenin yıkıcı sonuçlarına sonraları maruz kalmamak, onunla oynayabildiği sürece alıkoymamak, herhangi bir organla ilişkinin yersizce kesilmesinin ilerde tehlikelerle dolu bir patolojik muammaya dönüşmesine şahit olmamak ve bu durumla uğraşmamak için, bir çocuğa bunun denmemesi gerektiği kanaatindeyim. Ama sonraki yaşlarda, apış mantarlarından kurtulmanın bir yolunu bulmadığından olsa gerek, gücü ve mülkiyeti hep sakınıp güvence altında tutmak, iktidar aracının hep yerinde ve kullanılmaya hazır durduğundan emin olmak için, elini ha bire oralarına götüren koca adamların o hastalıklı erkeklik gösterilerini sıkılarak ve iğrenerek seyretmek zorunda kalmamak için, bunu yapabilmeliyiz. Hükmedici gücün her darda kaldığında, sıkıştığında elinin bir silaha ya da bombaları yollayan bir düğmeye gitmesini kahredici bir şov gibi izlememek için artık boylu boslu olmuş bu ‘çocuklara’ ‘Çek elini pipinden!’ diyebilmeliyiz. Bugün daha da net olarak görüldüğü gibi, dünyanın ve çevresindeki işgal edilmiş uzayın selâmeti buna bağlı.


dipnotlar:
1 Adolf Hitler’in bahtsız annesi.
2 Saldırganlığı ve şiddeti SADECE bu mecaz-metaforla açıkladığım sanılmasın. Ama bunun pek önemli olduğuna dair kanaatimi de belirtmeliyim.

"Bildiğimiz kadarıyla insansıların evrim geçirip insana dönüştüğü tropik bölgelerde, türün temel gıdası bitkilerdi. (...) o bölgelerdeki insanlar yüzde 65 ila 80 oranında toplayıcılık yaparak besleniyorlardı; yalnızca kutup iklimlerinde et başlıca gıda maddesi olarak kendini gösteriyordu. (...) Tarih öncesinin ortalama insanı, haftada on beş saat kadar çalışarak gül gibi geçinip gidiyordu. İnsan haftada on beş saat çalışmayla hayatı kazanabiliyorsa, başka şeyler için pek fazla zamanı kalıyor demektir. O kadar ki, belki de hayatlarını renklendirecek çocukları, el işçiliği, aşçılık, şarkı söylemek gibi yetenekleri ya da kafa yoracak pek enteresan düşünceleri olmayan huzursuz tipler, bu zaman bolluğu yüzünde şöyle bir dolanıp mamut avlamaya karar vermiş olabilirler. Sonra da becerikli avcılar sırtlarında bir ton et, bol bol fildişi ve bir hikâye taşıyarak yorgun argın geri dönüyorlardı. Hayatı değiştiren şey et değildi burada. Hikâyeydi. Yabani yulaf tohumlarını ellerimin bütün gücüyle asılıp kabuğundan kopardım, (...) sonra pirelerin ısırdığı yerlerimi kaşıdım. Ool komik bir şey anlattı, derken dereye gidip bir su içtik, biraz da kertenkeleleri seyrettik, sonra oralarda biraz daha yulaf görmeyeyim mi... diye devam eden bir macerayı şöyle gerçekten sürükleyici bir hikâye haline getirmek hiç kolay değil. Mızrağımı o kıllı, devasa gövdeye sapladım; o sırada canavar Oob’u kocaman dişlerinden birine geçirmiş havada savuruyor, Oob avaz avaz haykırarak kıvranıyor, kanı kıpkızıl yağmur gibi üstümüze boşanıyordu, neyse ki şaşmaz okumla mamutu tam gözünden vurdum, beyni dağılınca hayvan devrildi, Boob da onun altında kalıp un ufak oldu... gibi bir anlatıyla karşılaştırılamaz, klasmana bile girmez. Bu ikinci hikâyede yalnız eylem değil, bir de kahraman var. Kahramanlar güçlüdür. Siz neye uğradığınızı anlamadan bir de bakarsınız ki yabani yulaf çayırındaki adamlar ve kadınlar, onların çocukları, yapıcıların el becerisi, düşünenlerin düşünceleri ve şarkıcıların şarkıları o örgüye eklenmiş, hepsi kahramanın öyküsünde göreve koşulmuş. Ama hikâye onların değil kahramanın hikâyesi."

Ursula K. Le Guin; Kadınlar, Rüyalar; Ejderhalar; s. 52-53; Metis Yayınları

Yavuz Fani

Ernesto Che Guvara

yollayan tutbenidüşmeden on Kasım 03, 2007

UNUTULMAYANLAR - Ernesto Che Guvara

Bugün antiemperyalist mücadelenin başarıya ulaşması için emperyalizme karşı dövüşen halkların ortak cephesini yaratmak, Che’nin bütün Latin Amerika’da direniş örgütleyerek yapmaya çalıştığı ancak yarım kalan vasiyetini tamamlamak olarak da algılanabilir. O nedenle devrimcilerin öncelikli hedefi ezilenlerin antiemperyalist birliğini sağlamaya çalışmaktır. Emperyalizme karşı direniş çağımızın tek devrimci yoludur. Che bu direnişin simgesidir. Ezilenler açısından tek çözümün birleşerek savaşmak olduğu ortaya çıkmıştır.




Hasta Siempre

Aprendimos a quererte
Desde la historica altura
Donde el sol de tu bravura
Le puso cerco a la muerte

Estribillo:
Aqui se queda la clara
La entraniable transparencia
De tu querida presencia
Comandante Che Guevara

Tu mano glorioso y fuerte
Sobre la historia dispara
Cuando todo Santa Clara
Se despierta para verte

Estribillo

Vienes quemando la brisa
Con soles de primavera
Para plantar la bandera
Con la luz de tu sonrisa

Estribillo

Tu amor revolucionario
Te conduce a nueva empresa
Donde esperan la firmeza
De tu brazo libertario

Estribillo

Seguiremos adelante
Como junto a ti segimos
Y con Fidel te decimos
Hasta Siempre, Comandante

(Carlos Puebla-1965)


Sonsuza Dek

O tarihi günlerden bu yana
Yer etti içimize senin sevgin
Parladığı yerde yiğitlik güneşin
Ölüm bir çelenk kondurdu başına

Nakarat:
O aydınlık durur hala
Yürekleri saran ışıltısıyla
Bağlıdır senin sevgili varlığına
Kumandan Che Guevara

Vuruyorsun tarihin içinden
Şanlı ve güçlü yumruğunla
Bütün Santa Clara düşüp yollara
Seni görmek isterken

Nakarat

Gelirsin bahar güneşiyle
Tutuşturduğun meltemle
Gelirsin bayrağımızı dikmeye
Ve bir ışık gülüşünde

Nakarat

Devrim aşkıyla yanan yüreğin
Götürür yeni bir hedefe seni
Orda bekler hep birileri
Kurtarsın diye güçlü ellerin

Nakarat

Yolundayız hiç durmadan
Birleşmiş seni izliyoruz
Fidel'le birlikte bak söylüyoruz:
Sonsuza dek ey Kumandan!

(Türkçesi: Adnan Özer)

Che’nin yaşamından kesitler

14.7.1928: Che Guevara, Rosario de la Fe’de dünyaya gelir.

1930 Mayıs: Che ilk astım nöbetini geçirir. Nöbet, Ernesto’nun henüz 15 günlükken yakalanmış olduğu zatürrenin kalıntısı olan bir akciğer zafiyetinin belirtisidir.

1935: Eğitim Bakanı, ailesine yazdığı bir yazıyla, yedi yaşına gelmiş olan Ernesto’nun neden okula gitmediğini soruşturur. Ernesto astımı yüzünden okula gidememiştir. Birinci yılda kendisini annesi eğitir. İkinci ve üçüncü sınıflara, düzenli olarak gidebilen Ernesto’ya altıncı sınıfa dek yine kardeşleri ve annesi ders verir. Son öğretim yılında Cordoba’daki Colegio Nacional Dean Funes’e gider, yakasını bir türlü bırakmayan hastalıkla mücadele etmek için futbol ve rugbi oynar.

1937: Babası Altagracia’da, İspanyol Cumhuriyeti’ni desteklemek üzere bir komite kurar.

1943: Gençliği Peronculuğun ateşli günlerine rastlar. Cordoba’da öğrenciler greve giderler. Okul arkadaşının kardeşi, bir gösteri sırasında tutuklanıp Cordoba Emniyet Müdürlüğü’ne götürülür. Ernesto, ağabeyini ziyaret eden arkadaşına eşlik eder.

1945 Mart: Ernesto tıp öğrenimine başlar.

11.4.1953: Nöroloji konusunda verdiği son sınavın ardından alerjiler üzerine yaptığı bir çalışmayla Buenos Aires Tıp Fakültesi’nden doktor ünvanını elde eder.

1953 Temmuz: Bir arkadaşıyla birlikte Latin Amerika yolculuğuna çıkar. Yolculuğunun ilk durağı olan Bolivya’da bir halk ayaklanması reformcu Paz Estenssoro’yu iktidara getirmiştir. Guevara durumu şu sözlerle değerlendirir: “Yerlilere bite karşı DDT verecekler; ama bu, bitin nedenine ilişkin daha özsel sorunu çözmeyecek”

1953 Aralık: Ernesto Guatemala’ya vardığında yanında, Arbenz hükümetinin üyelerinden Juan Angel Nunez’e hitaben yazılmış bir tavsiye mektubu vardır. Bu ilişki sayesinde, bu ülkede, sürgün olarak yaşayan Perulu Hilda Gaedea ile tanışır ve birkaç ay sonra evlenir. Hilda’nın aracılığıyla, Moncada Kışlası saldırısının ardından Guatemala’ya gelmiş olan Kübalı sığınmacılarla bağ kurar.

28.12.1953: “Siete” dergisinin 45. sayısında bazı bilimsel makaleleri yayımlanır.

1954 Şubat: Guatemala Komünist Partisi’ne girer; sendika hekimi olarak çalışır.

20.6.1954: Annesine yazdığı coşku dolu bir mektupta, United Fruit’in savaş açmış olduğu, Albay Arbenz’in demokratik cumhuriyetini bekleyen tehlikelerden söz eder. Paralı askerler, Honduras’dan ülkeye girerler; başkent bombalanır.

4.7.1954: Castillo Armas’ın askeri darbesi, Guatemala’daki durumu tersine çevirmiştir. Kübalı ve Guatemalalı dostlarının, kendisinin de kalmakta olduğu Arjantin Büyükelçiliği’ne sığınmalarına yardımcı olur. Dostları güvenliğe kavuşunca, trenle Meksika’ya gitmeyi planlamaktadır.

1954 Eylül sonu: Meksika’nın başkenti Mexico’dadır.

1955 Mayıs: Bir hastanenin kardiyoloji ve alerji bölümünde çalışmaktadır. 26 Temmuz Hareketi’nden Kübalı sığınmacılarla yeniden ilişki kurar. Raul Castro, birkaç hafta sonra da Fidel Castro Meksika’ya gelir.

1955 Temmuz/Ağustos: Maria Antonia Gonzales de Paloma’nın evinde Che Guevara Fidel Castro ile tanıştırılır. Bütün geceyi, tartışarak geçirirler; sabahleyin Fidel Castro, kendisini Küba’nın kurtuluşu seferine hekim olarak katılmaya ikna eder.

20.7.1955: Annesine yazdığı bir mektupta 16 Haziran tarihli Peron karşıtı darbeden sonra Arjantin’deki durumu tahlil eder. Guevara, Peronculuğun uluslararası tutumunu, nesnel olarak ABD karşıtı biçiminde değerlendirir.

24.9.1955: Annesine yazdığı ve Peron’un devrilişinin Latin Amerika üzerindeki etkilerinden söz ettiği bir mektupta, Hilda Gadea ile evlendiğini ve bir çocuk beklediklerini de haber verir.

1956 Ocak: Annesine, çocuğun Şubat’ın son haftasında dünyaya geleceğini, Mart’tan sonra da hayatı konusunda karar vereceğini yazar.

1956 Şubat: Mexico yakınlarındaki Los Gamitos poligonunda atış talimlerine başlar.

1956 İlkbaharı: Atış talimleri Chalco kentinin yakınındaki Santa Rosa Çiftliği’nde sürer. Yönetici İspanyol Cumhuriyeti ordusunun eski generallerinden Alberto Bayo’dur.

1956 Mart: Annesine yazdığı mektupta kızı Hildita’nın doğumunu haber verir.

20.6.1956: Fidel Castro ve daha bir dizi Kübalı devrimciyle birlikte tutuklanır.

10.7.1956: Ailesinin hapishaneden aldığı bir mektupta Ernesto, hekimliği bırakıp Kübalı devrimcilere katıldığını açıklar.

31.7.1956: Bir hafta önce salıverilen Fidel Castro’dan sonra Guevara da serbest bırakılır.

24.11.1956: “Granma”ya binmeden az önce annesine yazar.

24/25.11.1956: Gecenin ikisinde, ışıkları söndürülmüş “Granma”, Tuxpan’dan denize açılır. Hava son derece kötüdür; gemide tam 82 insan, silahlar ve erzak bulunmaktadır. Bu 82 kişiden 20’si, Moncada Kışlası baskınına katılmıştır; dördü Kübalı değildir; Arjantinli hekim Che Guevara, İtalyan Gino Dore, Meksikalı Guillen ve Dominikli pilot Ramon Meyas.

2.12.1956: Gün doğarken gemi Los Colorados kumsalında karaya oturur. Gemidekiler, kendilerini kıyıya atıp sık bitki örtüsü içinde, kendilerine makinalı tüfeklerle ateş açan savaş uçaklarından korunmaya çalışırlar. “Granma”nın varışı gözlenmiştir. Che, sonraları bu sahneyi: “Karaya çıkmadık, karaya oturduk” diye betimleyecektir.

5.12.1956: Yola çıktıktan on gün sonra bir gece yürüyüşünün ardından şafak vakti Algeria del Pio’ya ulaşırlar. Burada sabah saat 4.00’te saldırıya uğrayarak, ağır kayıplar verirler. Che de yaralanır.

17.1.1957: Sabah saat 2.40’ta Fidel Castro’nun yönetimindeki 22 kişi, La Plata’daki deniz kuvvetleri kışlasına saldırır. Bu ilk zaferleridir.

1957 Haziran: Ernesto Guevara’nın komutasındaki “Cuarta Columna” (Dördüncü Kol), El Hombrito dolayındaki Sierra Maestra Centrale’de savaşmaktadır.

10.9.1957: Pino del Agua’daki savaşı kazanırlar.

6.12.1957: Alto de Conrado çevresindeki savaşta topuğundan yaralanır.

24.2.1958: Sierra’da “Radio Rebelde” vericisi, Guevara’nın yönetimi altında yayımlarına başlar. Bu girişim, bir yıl önce kurulan ve yöneticiliğini yine Che’nin yaptığı aylık “El Cubano Libre” dergisinin yayımlanışını izlemektedir.

1958 Ağustos: Castro genel karargahını Le Plata’da kurar. Guevara, 8. “Ciro Redondo” Kolunun komutanlığına getirilir; kendisine verilen stratejik görev, adayı ortasından ikiye bölmektir. 148 erkek ve kadından oluşan 8. Kolun elinde 6 makinalı tüfek, çok sayıda tüfek, bir de bazuka bulunmaktadır.

16.12.1958: Rio Falcon üzerindeki köprüyü havaya uçuran Che, böylece Las Villas ilinin merkezi Santa Clara’ya ana yolu keserek ili tecrit eder. Che’nin Kolu değişik yerlerde Batista birliklerine saldırır; o arada Fomento’da 100 tüfeği ganimet olarak ele geçirir.

21.12.1958: Cabaiguan ve Guayos kentlerine eş zamanlı ve başarılı saldırılar.

30.12.1958: Comandante Che Guevara, Santa Clara’da Batista’ya karşı verilen meydan savaşını kazanarak diktatörü kaçmaya zorlar. Çatışmalar sırasında Ernesto sol kolundan yara alır.

2.1.1959: Che ile Cienfuegos La Habana’ya girerken Fidel, Santiago de Cuba’ya ulaşır.

2.6.1959: Yeni Devlet Konseyi Che’yi Küba yurttaşlığına kabul eder.

2.6.1959: Escambray dağlarındaki bütün savaşlarda yanında yer almış olan Aleida March ile evlenir. Ondan üç çocuğu olur.

13.6.1959: Küba elçisi olarak, Afrika ve Asya’nın çeşitli ülkeleriyle iktisadi ilişkiler kurmak üzere çıktığı gezide Mısır, Japonya, Seylan, Pakistan, Sudan, Fas ve Yugoslavya’ya uğrar.

1959 Ekim: Yurda dönüşünde Tarımın Sanayileştirilmesi Dairesi’nin (INRA) müdürlüğüne atanır.

1959 Kasım: Merkez Bankası Başkanlığı’na getirilir.

23.2.1961: Sanayi Bakanlığı’na atanır. O günlerde şöyle yazar: “Komünizm yeni bir insanın yaratılmasına yol açmazsa en ufak bir anlamı olmaz.”

1961 Ağustos: Paraguay’ın Punta del Este kentinde düzenlenen birinci Amerikalararası Ekonomik ve Sosyal Konferansı’nda (CIES) Küba heyetinin başında yer alır. Konuşmasında paralı askerlerin Nisan ayında Domuzlar Körfezi’ne yapmış oldukları çıkarmayla alay eder. Esirlere karşılık traktör ister ve kıta devrimi fikrini geliştirir.

9.12.1964: New York’ta Birleşmiş Milletler genel kurulunda konuşur. “Gerekli gördüğüm anda bu Latin Amerika ülkelerinin birisinin özgürlüğü için, karşılığında kimseden hiçbir şey talep etmeden tereddütsüzce hayatımı veririm...”

24.12.1965: Cezayir’de Afrika-Asya Dayanışma Örgütü’nün İkinci İktisat seminerine katılır. Konuşmasında, iktisadi anlaşmaları kötüye kullanmakla suçladığı SSCB’yi eleştirir.

1965 Mart: Kamu hayatından çekilir; askeri danışman olarak Afrika’ya gider.

3.10.1965: Fidel Castro Che’nin veda mektubunu kamuoyuna açıklar: “...Bu dünyanın başka ülkelerinin benim sınırlı gücümün desteğine ihtiyaçları var. Küba’daki hükümet sorumluluğunun sana yaptırmadığı işi ben yapabilirim.”

3.11.1966: Guevara, Adolfo Mena Gonzales sahte adıyla Bolivya’ya gider. Kavga adı Ramon’dur.

6.11.1966: Bolivya’da Nancahuazu’daki gerilla üssüne ulaşır.

23.3.1967: Bolivya birlikleriyle ilk silahlı çatışma.

17.4.1967: La Habana’da düzenlenen Tricontinentale toplantısında Osnamy Cienfuegos Che’nin veda mesajını okur.

29.9.1967: Amerikan haber ajansı AP, askeri kaynaklara dayanarak Bolivya ordusunun 1500 kişiyle Che’nin peşine düştüğünü bildirir.

8.10.1967: Che’nin grubu, yüzlerce asker tarafından El Yuro vadisinde kuşatılır. Bacaklarından yaralanan Che tutsak alınır. Higueras’taki okul binasına götürülüp sorgulanır. Sorulara cevap vermez. Yaraları tedavi edilmez.

9.10.1967: Che saat 13.10’da makinalı tüfek ateşiyle kurşuna dizilir. Fail Astsubay Mario Teran’dır ve Bolivya Devlet Başkanı Rene Barientos’un doğrudan emriyle hareket etmiştir. Comandante Ernesto Che Guevara’nın cesedi, bir av ganimetiymişçesine teşhir edilir. Bolivyalı bir subay, kalbinden aldığı öldürücü makinalı tüfek yarasını gösterir. Che, korkutucu propaganda etkisi yaratmak amacıyla, bütün geleneklere aykırı olarak, gözleri kapatılmadan gömülür.

18.10.1967: Fidel Castro, Küba televizyonundan Che Guevara’nın ölümünü yeniden açıklar.


Che’nin çocuklarına veda mektubu

Sevgili Hildacık, Aleidacık, Camilo, Celia ve Ernesto

Eğer bu mektubu okumanız gerekirse bu, sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır. Beni zar zor hatırlayacaksınız, en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır. Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.

İyi bir devrimci olarak yetişin. Doğaya egemen olmayı olanak kılan tekniğe egemen olmak için çok çalışın. Devrimin önemli olduğunu ve bizlerin yalnız başımıza hiçbir değerimizin olmadığı hatırda tutun. Herşeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde hehangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir. Sizi ufaklıklar, hep görmeyi umuyor ve kocaman kucaklıyorum.

Babanız



Che’nin Fidel’e veda mektubu

Fidel,

Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazi çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkan vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.

Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu, görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.

Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım, örneğin için sana teşekkür ettiğimi, Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi, sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı, çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı, aksine sevindiğimi, onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.

Her zaman zafere kadar!

Ya vatan ya ölüm!



Che’nin Ailesine Veda Mektubu

Sevgili Canlar,

Bir kez daha bacaklarımın arasında Rocinante’nin kemikleri fırlamış sağrılarını hissetmeye başladım. Yine elde kalkan, yollara düşüyorum.

Yaklaşık on yıl kadar önce, size yine böyle bir veda mektubu yazmıştım. Hatırladığımca, daha iyi bir asker, daha iyi bir doktor olamamaktan yakınmıştım. Artık doktorlukla ilgilenmiyorum, ama öyle kötü bir asker değilim artık.

Çok daha bilinçli olmanın dışında, hiçbir şey değişmedi özünde; Marksizm anlayışım derinleşti ve netleşti. Özgürlük adına savaşanlar için tek çözüm yolunun silahlı mücadele olduğuna inanıyorum ve bu inanca uygun olarak davranıyorum.

Çokları bana maceracı diyecek, evet öyleyim -ama farklı bir türden- inançlarını doğrulamak için postunu tehlikeye atan türden...

Belki de bu benim son mektubum olacak.

Ölmeye niyetim yok ama, mantıklı ihtimaller arasında bu da var.

Öyle olursa, son kez kucaklarım sizleri.

Sizleri çok sevdim, yalnız bu sevgiyi nasıl ifade edeceğimi bilemedim; aşırı bir katılıkla kendi yöntemlerime bağlı kaldım, ve bazı kereler beni anlayamadığınızı sanıyorum. Beni anlamak kolay değildi, ama salt bugünlük olsun bana inanın.

Bir sanatçının dikkatiyle eksiklerini giderdiğim iradem taşıyacak artık sallanan bacaklarımı ve tükenmiş ciğerlerimi. Bunu yapacağım.

Arada bir düşünün yirminci yüzyılın şu fedaisini. Celia’yı, Roberto’yu, Juan Martin’i, Pototin’i, Beatriz’i, herkesi öperim.

Ve isyankâr, başıboş oğlunuz sizleri kucaklar.

Ernesto



Che Guevara'nın
Çeşitli Görüntü Kayıtları

Birleşmiş Milletler Konuşması
(0:16, ~4 MB)

Bolivya Görüntüleri
(0:06, ~3 MB)

Fabrikada Çalışırken
(0:28, ~0.8 MB)

Che Guevara'nın Cesedi
(0:14, ~2 MB)

Çocukluk Görüntüleri
(0:18, ~1 MB)

Domuzlar Körfezi Hakkında Konuşma
(0:32, ~7 MB)

Domuzlar Körfezi Hakkında Konuşma (2)
(0:17, ~0.5 MB)

Emperyalizm Hakkında
(1:20, ~2 MB)

Fidel Castro Hakkında
(0:22, ~0.6 MB)

Havan Kullanırken
(0:05, ~1.6 MB)

Devrimin İlk Günü Havana'ya Giriş Görüntüleri
(0:53, ~1.5 MB)

Lumumba Hakkında
(0:12, ~3 MB)

Che'nin Gizli Mezarı Bulunuyor
(0:10, ~2.5 MB)

Bir Miting Konuşması
(0:31, ~4 MB)

Satranç Oynarken
(0:05, ~1.5 MB)

Şeker Kamışı Tarlasında Çalışırken
(0:18, ~4 MB)

Şiir Okurken
(1:00, ~1.6 MB)

Tüm Dosyalar:
(26.7 MB, 17 dosya)



CHE'NİN ŞİİRLERİ

Fidel’e Şarkı

Haydi gidelim,
ateşli peygamberi şafağın
rüzgara bakan gizli patikalardan
o âşık olduğun yeşil vatanı kurtarmaya.

Haydi gidelim,
savaşmaya bütün hatalarla
alnımızda isyan yıldızlarıyla
zafere ya da ölüme ant içerek.

İlk silah duyulduğunda ve toprak uyandığında
uykudan sıçrayan bir kız gibi
orada yanınızda olacağız, sessiz savaşçılar
orada olacağız.

Saçıldığında sesin dört bir yana
toprak reformu, adalet, ekmek ve özgürlük
orada olacağız haykırmak için senin sözlerini
orada olacağız.

Yaraladığı gün, bizim kurtuluş emelimiz
vahşi canavarı kendi yuvasında
orada olacağız gururlu yüreklerimizle
orada olacağız.

Sanma ki bizi korkudan titretebilirler,
hediye ve süslerle kuşanarak.
istediğimiz bir tüfek, mermiler ve bir fişek
başka bir şey değil.

Ve eğer engellerse bizi silahları,
gözyaşlarını istediğimiz gibi yalnızca Kübalıların
Tarihin akıntısıyla sürüklenen gerillalar için örtüler isteriz
Başka bir şey değil


Tomas’la Vedalaşma

Sanadır, abluka altında arkadaşım.

Işıklı sularına ak dağların
batık bir gemi düşünün seni bağlı tuttuğu yere
yol alır ayrılık şarkım.

Gözlerimi açtım bugün
Kanatlanma isteği ile yelkenlerimde
haberleşme mumları tutuyorum
aldırışsız pusulanın gösterdiği
zaman limanına yol alırken gemi.

Rüzgâra bırakıyorum dilimi
sözcüklerini sıkı tutmak,
yeni acılarını azaltmak için
yaşadığın şaşkınlıkları bölüşmeye.

Yastığını yeşerten
bahar da yitip gitti.
Gidişimi söylemiyorum
gitmeyen gemin için diyorum.

Anlıyorum seni Kanadı kırık kırlangıç,
Kastilya çeşmesine
götürmek isterdim
direnebileceğin güçle giydirmek.

Sorunları çözmeye çabalayan bir doktor olsam bile
onları değiştiremiyor, ancak anlayabiliyorum.
Ama gizemli bir çözümüm var.
Bolivya’da bir madende,
Şili’de, Peru ve Meksika’da
veya yıkılmış Sonora İmparatorluğu’nda,
Afrika Brezilya’sının siyahi bir limanında veya
her yerde bir kelime
öğrendiğimi sanıyorum belki de.

Buna çok kolay çare,
ilgilenme çevresiyle saldır tepeye.
Genç ellerlinle tut yaşlı kayayı
günden güne ufak dalgalar şeklinde
Yasla nabzını kıpırdanan kızıl mercana.

Bir gün, hatıram ufuğun ötesinde
bir yelkenli olsam da
ve anıların hafızamda demirleyen
bir gemi olsa da.

Neşeyle geleceğe yol alan
ufuktaki kızıl yoldaşlara baktığımda
heyecanla haykırmaya başlayacak kuşluk vakti.
O dehşetengiz ve beyaz serinkanlı kötüler
Şaşkın bir gece gibi arkası ardın dönecekler.

İşte o an, dört duvarın arasında
yorgun şair,
şarkıcısı olacaksın kainatın
ve sen kara bahtlı, ince ruhlu, dertli şair
güçlü şairi olacaksın halkın.


Veda Şarkısı

1.
Veda şarkımı bırakıyorum sana
kayalıklarda kalmış yelkenli

2.
Kayalar dünyasında değişken köklerimin altında
tohumlanan ölüm kanımda uzaklarda…
Issızlık, duvarlarda açan özlem çiçeği
ıssızlık, yeryüzünde kendimi vermiş faniliğim

3.
Heybemde yüreğinin tadını
omuzlamak istemiştim,
havada çizilmiş kesin eğrilerde kaldı,
yalanlar gibi yiğitliğini umudumun.

Bir gezgin yalnızlığıyla gidiyorum
uzun yollar gibi anılarından.
Havadaki kesin eğrilerle bana döndü
kaderine bir işaret koyan pusula.

Bütün işlerim bittiğinde,
bakışlarında canlanmaya gelirim.
Geleceğimi kaderine yol yaparak
gülümseyen bir parça olmak için.

Birbirine eklenen zincir halkalarına benzer
anılarından elvedalarla gidişim
uzun yollar gibi zamanın akışında.

4.
Dimdik düşmüşken yola,
yorulmuş bir anı gibi geçmişi olmadan izlemekten beni,
ve unutulmuş yol köşesinde bir ağaçta.

İçimde o gezginin acısıyla devam edeceğim yola
yol kenarındaki taşlarda parçalanıp ölünceye dek
gülümseyerek gideceğim anılarından uzaklara.

Matadorun pelerinindeki büyülü güç
bana dönüp bakmaktaydı.
alıkoydu beni çıkarlarım için kaygı duymaktan
ve çizgim kaybettikçe, eğri halini aldı.

Beni isteksizce davet etmeni
görmemek için bakamıyordum sana
mutluluğumun pembeye boyalı matadoru.

alacakaranlıkta bir çana benzer
dümdüz yayılan çayırım (kıtam)
tatlı ve silinmez
sevecen elleriyle deniz seslenirken bana

5.
Kara bir mikroskopu gösteren bilim,
bir sicil memuresi karşısındaki kuruntulu bir doktoru andırır
Sanat… diye ortaya çıkan her şey
bir Leica’nın verimsiz mekaniğidir.
Acılar ve kaygılarla içinde bir yerli (ve tabii özlemle
yitenin dönüşüne arzu duyan gönlünde),
coca, alkol ve açlığın ahmakça gülümsemesi.

Ü ç kuruşa satılan cinsellik
-Amerika’da kelepir-
boş çarşaflarda önemsenmez bir anı
bıraktın beni Guetamala
bağrımda derin bir yarayla
ve kahreden bir hıçkırığın gizemli duygusudur
emmek ya da emzirmek için acılarını
bir kadını bulmak
uyanan insanların çığlığıdır
kederleri tek tek birleştiren o bağ.

6.
İşte bugün titreyen ellerimle
prizmamı meçhul bir kayıta koyuyorum .

Ağacın olgunluğuna zarar vermeden
toplanmış meyvenin garip tadıyla.
Çağırışını anlayamıyorum bazen
yaşlı, tuhaf kanatlanmış kulemden,
amma günler var kimi cinselliğin uyandığını duyuyor
bir öpücük kadar dinlenmeye gidiyorum kadınıma
böylece beni dost diye çağırmayanın
hiçbir zaman ruhunu öpemeyeceğimi anlıyorum.

Biliyorum ki ak pak değerlerin kokusudur
beynimi verimli kanatlarla dolduracak

Hayata geçmesi imkansız
fikirler taşımak gibi zevkleri bırakmalıyım, biliyorum.

Biliyorum ki ölesiye savaşacağımız gün
halk çocukları omuz verecek bana
halkın uğruna savaştığı amacın zaferini
eğer göremezsem
bu fikri en uzak geleceğe taşımak için
verdiğim mücadeledendir
eski kabuğun tüylerini yolarken
doğan umut kadar kesin biliyorum bunları.


Öleceksin Yaşlı Maria

Öleceksin yaşlı Maria
doğruları söylemem lazım sana,
acılarla dizili bir tespih gibi hayatın
bir seveni, sağlığı yada parası olmayan
yalnız açlık olan paylaşılacak
beklentilerini konuşacaktım seninle
üç ayrı beklentini
kızının durumunu bile bilmeden.

Bir çocuğunkine benzeyen erkek ellerini
avuçlarına koy, sarı sabunla cilalanmış olan avuçlarına
uysal doktor ellerimin sıkılganlığında ov
saf parmaklarının sert nasırlarını.

Proleter büyükanneni dinlerken,
inan gelen adama,
hiçbir zaman göremeyeceğin geleceğe
ya da ömrün boyunca
boş yere dua ettiğin amansız tanrıya
ölümden talep etme merhametli olmasını
karanlık iltifatların boylanması için
gökler sağır ve karanlıklar sunar sana

her fırsatı sunacağım sana
alacağın Kızıl intikam için
sahiplendiğimiz ideallerin sonsuz doğruluğu
torunlarınca yaşanacak
huzurla öl yaşlı savaşçı.

Öleceksin yaşlı Maria
sana yapılan otuz kefen tasarımı
gülümseyecek seni yolcu ederken
gideceğin zaman uzaklara.

Öleceksin yaşlı Maria
suskun kalacak odanın duvarları
astımla kolkola gelince gelince ölüm
ve boğazına dizilince sevdaları.

Bronzdan yapılan şu üç şefkat
(tek kaynak geceni aydınlatan)
açlığa bürünmüş üç torun
yığılı parmaklarının arasında
her zaman sıcak bir gülümseme buldukları yerde
hepsi bu kadar yaşlı Maria.

Doğruları söylemem lazım sana,
acılarla dizili bir tespih gibi hayatın
bir seveni, sıhhati yada parası olmayan
yalnız açlık olan paylaşılacak
mutsuzdu hayatın yaşlı Maria.

Daimi istirahatın fermanını gelip
buladığında göz bebeklerini acıyla
sonsuz kölelikteki ellerin
son saf okşayışı kavradığı vakit
onları düşünüp… ağlayacaksın.

Yaşlı zavallı Maria
-hayır sakın yapma!
ömrün boyunca o uyuşuk tanrıya yalvarma
bağlama umutlarını ona
ya da ölürken merhamet dileme
hayatın vahşi bir açlıkğa bünümüştü
sonunda astımla örtündü.

Ama sana haykırmak isterim
alçak fakat cesur sesiyle umutlarımın
kızıl ve kudretli olanıyla intikamların
ideallerimin doğruluğuyla
yemin ederim sana.

Bir çocuğunkine benzeyen erkek ellerini
avuçlarına koy, sarı sabunla cilalanmış olan avuçlarına
uysal doktor ellerimin sıkılganlığında ov
saf parmaklarının sert nasırlarını.

Huzur içinde yat yaşlı Maria
huzur içinde yat yaşlı savaşçı
torunların yaşayacak safağı
YEMİN EDERİM Kİ…

Katil Abd ve Vietnam'daki My Lai Katliamı

yollayan tutbenidüşmeden on Ekim 12, 2007

1968 yılındayız... ABD Vietnam Savaşı’na boğazına kadar batmış durumda. 500.000 Amerikan askeri, tuzaklarla dolu tropikal ormanların içerisinde, bir görünüp bir kaybolan Vietnam Halk Kurtuluş Ordusu gerillalarıyla çarpışıyor, gerilla hiçbir yerden tam anlamıyla temizlenemiyor, ABD yönetimi ve özellikle ordu komuta kadrosu giderek sıkışıyor.
Bölge ele geçirememe, ABD ordusunun en büyük sorunu. Gerilla kayboluyor ve yeniden ortaya çıkıyor. Yürütülen operasyonlarda ne ölçüde başarı sağlandığı bile tam anlaşılamıyor.
İşte tam bu zamanlarda, Amerikalılar “ceset sayma” adıyla ün yapan bir yönteme başvuruyor. Bölge temizlendi mi, şüpheliydi, ama ölü bir gerilla şüphe götürmez şekilde ölüydü. Böylece, ABD komuta kadrosunun başarıyı ceset sayarak ölçmeye yönelmesi, tek tek Amerikan askerlerine de daha büyük bir öldürme arzusu ve daha geniş bir öldürme serbestisi veriyor. Bu politikanın en belirgin sonuçlarından biri My Lai köyünde olanlardır.

Sabah 08.00’de geldiler...
16 Mart 1968 günü, Americal tümeninin Charlie bölüğü, Vietnam’ın Son My yöresindeki My Lai köyü ve çevresine yönelik bir operasyon için helikopterlere bindirildi. Bölüğe Yüzbaşı Ernest L. Medina, bölüğün 2. müfrezesine Teğmen William Calley komuta ediyordu. Vietnam Halk Ordusu gerillalarını “bulmak ve yok etmek”le görevlendirilmişlerdi.
Sabah saat 08.00 sularında helikopterler Charlie bölüğünü My Lai’nin biraz uzağına indirdiler. Köy önce topa tutuldu. Sonra 1. ve 2. müfrezeler ateş ederek köye daldı.
Gerilla bulamadılar. Onun yerine, insan, hayvan, canlı kimi buldularsa onları yok ettiler. Yaralıları süngülemek, kızların ırzına geçmek, insanların çocuklarını saklamaya çalıştığı barakalara elbombası atmak, 100’den fazla insanı bir hendeğe doldurup taramak gibi caniyane işler yaptılar. Dört saat süren katliamın sonunda tam 504 insan öldürdüler. Öldürdükleri, kadınlar ve çocuklardı. Ve çok yaşlı erkekler... Ortalıkta ne gerilla ne de gerilla olabilecek yaşta erkekler vardı.
Katliama tanık olmuş bir helikopter pilotu olan Hugh Thompson, olayı şöyle anlatıyordu: “O sabah, My Lai’deki bir kara operasyonuna destek sağlamakla görevliydik. Görevim, dost kuvvetlerin cephe hizasında uçup ateş açmak, düşmanın yerini saptayıp onlara bildirmekti... Köy, birliklerimiz oraya yaklaşmadan önce top ateşine tutulmuştu... Birliklerimizin üzerinde ileri geri uçmaya koyulduk. Ve kısa süre sonra her tarafta cesetler görmeye başladık. Nereye baksak ceset doluydu. Çocuklar vardı, 2, 3, 4, 5, yaşlarında; kadınlar, çok yaşlı adamlar; ama genç erkekler yoktu aralarında. Genç erkekleri arıyor olmamız gerekiyordu. Nişancım, ‘Silahları nerede bunların?’ diye sordu...
Dolaşıyor ve yaralı insanları görüyorduk. Yolun kenarında yaralı bir kadın vardı, onu görünce, yanlış birşeylerin olduğunu düşündük... Her yere bakıyor ve neler döndüğünü anlayamıyorduk... Birkaç dakika sonra dönüp geldik ve yaralı kadını tekrar gördük. O fotoğrafı hepiniz hatırlıyorsunuzdur. Şapkası yanına düşmüştür. Çıplak gözle iyice yakından bakınca, hemen yanındaki öbür nesnenin ne olduğu da seçilebiliyordu. Beyniydi. Hiç hoş değildi. Başka bir yaralı kadın gördük. Telsize sarıldık, yardım istedik... Birkaç dakika sonra bir yüzbaşı geldi, kadına bir tekme attı, geri çekildi ve onu vurdu.
Bir hendeğin üstünden geçerken, bir sürü insanın oraya doluşmuş olduğunu, kıpırdadıklarını gördük. Aşağı indim ve bir çavuşa, onları oradan çıkarmak için yardım edip edemeyeceğini sordum. Yaralılar vardı aralarında. Çavuş bana yardım etmenin tek yolunun onları ıstıraplarından kurtarmak olduğunu söyledi. Şaka yapıyor sandım, söylediğini şaka kabul etmiş olmalıyım. Tekrar havalandığımızda, mürettebatımın ekipbaşı, ‘Aman Allahım, hendeğe ateş ediyor!’ diye bağırdı. İki defa daha yardım istedik; yani toplam üç defa. Her seferinde insanlar öldürüldü.
Biraz sonra, ahşap bir sığınak gibi bir yere sığınmış bir kadın gördüm. Ben de helikopteri tekrar indirdim. Kara birliklerine doğru yürüyüp, o sığınakta siviller var, onların oradan çıkmasına yardım edin, dedim. Biri, ‘Bir elbombası atalım, çıkarlar,’ dedi. Onları durdurdum, gidip insanlara çıkmalarını işaret ettim, çıktılar.
Sandığımdan daha çok insan varmış orada. 9-10 kişi kadardılar. Onları burada bırakırsam ölecekleri kesindi. Amerikalılar hazır bekliyordu. Oysa bu 9-10 insan kimse için bir tehdit oluşturmuyorlardı. Mürettebatım da ben de o sırada çılgına dönmüştük. Bu insanları ne yapacaktım? Burada bırakırsam öldürülecekleri kesindi. Helikoptere yürüdüm, hepsini etrafıma topladım. Telsizle başka bir helikopteri kullanan arkadaşımı aradım. Gelip bu insanları buradan götürmesini istedim. Geldi, onların ancak yarısını alabildi, götürüp 10 mil öteye bıraktı. Geri döndü. Sonra hepsini toparlayıp kalktık.
Dönüp tekrar hendeğin üstünden geçtik. İçinde hâlâ biraz hareket vardı. Yere indik. Ekip şefi Glenn Andreotta hendeğe indi, biraz sonra kucağında kanlar içinde bir çocukla geldi. Onu ne yapacağımızı da bilemiyorduk, ama helikoptere aldık, Quang Ngai’deki yetim hastanesine götürürüz diye düşündük. Müthiş hayal kırıklığına uğramıştım...”

Katliamın örtbas edicisi: Colin Powell
İşte My Lai’deki öykü böyle... Böyle binlerce öykü var aslında; ama en çarpıcılarından biri bu. Üstelik birinci ağızdan anlatılıyor.
Aynı günlerde, Vietnam’da, hem de olayın geçtiği bölgede çok tanıdık bir yüz vardır. Bush’un Dışişleri Bakanı Colin Powell 1968-69’da Vietnam’da yüzbaşıdır. Chu Lai’deki katliamcı Americal tümeninde, G-3 operasyonlarının komuta heyetinde başkan yardımcısıdır.
Powell, bu sırada, askerlerin kendi aralarında taktığı isimle “Kasap Tugayı” diye bilinen 11. Hafif Piyade Tugayı’ndan Tom Glen’in Vietnam’daki Amerikan kuvvetlerinin komutanı General Creighton Abrams’a yazdığı bir mektupla ilgilenmek zorunda kalır. Glen, 1968 kasımında, ABD’ye dönmeden kısa süre önce yazdığı mektupta özel bir olaydan sözetmiyordu, ama sivillerin ve esirlerin işkenceden geçirildiğini, öldürüldüğünü ileri sürüyordu. Bu tür eylemler, Glen’e göre, “bütün birliğin her düzeydeki katılımıyla yapılıyor ve bu yüzden, ordunun saptanmış politikası olarak görülüyordu.”
Mektubun bir kopyası, 9 Aralık 1968’de, Americal tümeninin komuta heyetindeki Yüzbaşı Colin Powell’a iletildi ve konuyu araştırıp, rapor vermesi istendi. Birkaç gün sonra, 13 Aralık 1968’de, Powell, üstü olan generale verdiği raporda şöyle dedi: “bu genç asker yeterince ayrıntı vermemiş, somut veri az, açılacak bir soruşturmaya zemin oluşturmaya yeterli değil bunlar.”
Powell, Glen’i bulup işin aslını öğrenmek yerine, Glen’in komutanıyla görüştü ve ondan, bu askerin artçı birliklerde görev yaptığını, düşmanların esir alınışını ve hele onlara işkence yapılmasını izlemiş olamayacağını öğrendi. Bu da yanlıştı, bizzat kendisinin sonradan The New Republic dergisinde Charles Lane’e söylediğine göre, Glen, bu konuda bilinmesi gereken her şeyi bilen bir askerdi. My Lai katliamının yapıldığı gün, Glen’in bağlı bulunduğu birlik de My Khe’de ayrı bir katliam yapmış, 90 kişiyi öldürmüştü. Üstelik, bu tür katliamları gizlemenin bir yolu da vardı: ABD ordusunun kodlamasında “ceset sayımı” yaparken, gerillalar “v.c.” (Viet Cong), “masum sivil”ler ise “inciv” (Innocent Civilians) olarak kayıtlara geçiriliyordu. Böylece birlik komutanları, ölü listelerine canları ne kadar isterse o kadar “v.c.” işareti koyuyor, kimse de bu isimlerin gerçekten kaç yaşında olduklarını, vb. merak bile etmiyordu.
Sonuçta Powell’a göre Er Glen’in iddiaları asılsızdı ve yine onun raporuna göre “Americal tümeninin askerleriyle Vietnamlılar arasındaki ilişkiler mükemmel”di.
Aynı Powell 25 yıl sonra bir gazeteciyle görüşürken, My Lai’daki felâketin “trajik fakat anlaşılabilir” olduğunu söyleyecek, durumu şöyle tasvir edecekti: “Kızılderili toprağında gibisiniz. Her taraf gerilla kaynıyor. Oraya dalınca, karşınıza çıkan herkesle savaşıyorsunuz.”
Ancak iş bu kadarla bitmedi. Katliamdan yaklaşık bir yıl sonra, üst düzey ordu müfettişleri Americal tümeni karargâhına geldiler. Albay Howard K. Whitaker, yeni bir soruşturma için gelmişti. Çünkü bu sefer de ortada er Ronald Ridenhour’un mektubu diye bir belâ vardı. Ridenhour da Vietnam’da, Quang Ngai bölgesinde görev yapıp terhis olmuş bir erdi. Charlie bölüğünden askerlerle bira içerken, katliamın hikâyesini öğrenmişti. Katliamcılar, marifetlerini ballandıra ballandıra anlatmışlardı.
Terhis edilip ABD’ye döndüğünde, oturdu her şeyi yazdı ve 29 Mart 1969’da, Washington’da önde gelen 30 insana postaladı.
Albay Whitaker, Powell’ın yardımıyla soruşturmayı yaptı ve bitirdi. Elde ettiği sonuç tam olarak Amerikalı mantığına uygundu. Resmi kayıtlara göre My Lai’da sadece 128 kişi ölmüş görünüyordu ve Whitaker’e göre bu 128 kişinin öldürülmesi bir katliam sayılamazdı. İddialar “aşırı abartılı”ydı. Whitaker 17 Nisan 1969’da raporuna böyle yazdı.
Ama yine de sorunlar bitmemişti.
1969 sonbaharında ABD’de zaten savaşa karşı protesto dalgası almış yürümüştü. Powell, sonradan gazeteci Bob Woodward’a söylediğine göre, protesto gösterilerine baktıkça, “ihanet ve alçaklık” görüyordu. My Lai katliamı haberi böyle bir ortamın ortasına bomba gibi düştü. Katledilmiş kadınların, çocukların görüntüleri ortaya çıkınca ortalık karıştı. Bu kez daha ciddi bir soruşturma gerekiyordu.

Göstermelik Yargılama
Yeni soruşturma General Peers tarafından yürütülecekti. Bu soruşturma sırasında 400’ü aşkın tanık dinlendi, toplanan ifadeler 20.000 sayfadan fazla tutuyordu. 14 Mart 1970’te açıklanan Peers raporu, 16 Mart 1968 günü yaşanan vahşetin ayrıntılı hikâyesini içeriyordu. 1969 Eylülünde Teğmen William Calley 109 sivili öldürmekle suçlanıyordu.
General Peers, aslında 28 subayın yargı önüne çıkarılması gerektiği sonucuna varmıştı. İki subay da, katliamın örtbas edilmesine yardımcı oldukları için yargılanmalıydı. Ama ABD ordusu, katliam yapan mensuplarına böylesine kıymayı göze alamadı. Yasaların ardına sığınan ordu hukukçuları, sadece 14 subayın yargılanmasına izin verdiler. Ordunun soruşturmasında, 30 askerin ciddî suçlar işlediği belirlendi. Bunlardan 17’si ordudan ayrıldı ve yargılanmaları gereği ortadan kalkmış sayıldı, haklarındaki davalar sessizce düşürüldü. Geri kalanları da ya davalarının düşmesiyle ya da suçsuz bulunarak kurtuldular. Sonuçta sadece Teğmen Calley ceza aldı. Ağır işlerde çalıştırılarak ömürboyu hapsedilmesi kararlaştırıldı. Askerî cezaevine kondu.
Fakat bu sefer de “Vatan için kurşun atan da yiyen de...” mantığıyla Başkan Nixon devreye girdi. Başkanın şahsî yetkisini kullanmasıyla Calley üç gün sonra serbest bırakıldı. Sonraki üç yılı, Georgia’da, Fort Benning’de ev hapsinde geçirdi. Bu arada cezası da ömürboyu hapisten 10 yıl hapse çevrildi. 1974’te, cezasının üçte birini çekmiş olduğundan serbest bırakıldı.

Seymour Hersh: Bir Gazeteci
Dünya, ABD ordusunun My Lai vahşetini Amerikalı bir gazeteci sayesinde öğrendi: Seymour Hersh.
Seymour Hersh, 1969’da Pentagon hakkında bir kitap üstünde çalışırken, Vietnam gazilerinin avukatlığını yapan bir adam bürosuna gelip onun kulağına şunu fısıldamıştı: Ordu, 75 sivili öldürmekle suçlanan bir subayı yargılayacaktı.
Hersh, ilk ihbardan sonra biraz araştırdı ve meselenin Teğmen Calley diye biriyle ilgili olduğunu öğrenebildi. Ordu içinden birilerine sordu. Hep şu cevabı aldı: “Bulaşma bu işe, kafanı çevir!”
Hersh, bir gün başka bir iş için gittiği Pentagon’da, önceden tanıdığı bir albaya rastladı. Albay, Vietnam’da yaralanmış, generalliğe yükselmişti. “Şu Calley meselesi nedir?” diye ona da sordu Hersh. Ve şu cevabı aldı: “İlişme ona.”
Hersh tanıdığı bir Kongre üyesine de gidip Calley meselesini sordu. Adam konuyu biliyordu. Gazeteciye, “Yazma onu,” dedi. “Orduyu mahveder bu iş.”
Hersh bunun üzerine daha da sıkı eşelemeye koyuldu ve katliam sanığı Teğmen Calley’in avukatına ulaştı. Buluştuklarında konuşurlarken bir ara Calley’in avukatı, müvekkili hakkında gazeteciye şöyle dedi: “150 kişiyi öldürdüğünü söylüyorlar.” Hersh, o ana kadar 75 sivilin öldürüldüğünü duymuştu. Şimdi rakam 150 olmuştu. Avukat Latimer, “Bak şuraya!” diyerek bir dosya açtı, Hersh’in önüne koydu. Burada, Teğmen William Calley’in “111 Doğulu insanı öldürmekle” suçlandığı yazılıydı.
1992’de gazetecilerle görüşürken, “Bu hiç aklımdan çıkmadı,” demişti Hersh. “Sanki 10 tane Doğulu bir Kafkasyalıya, 12 Doğulu bir Siyah’a eşti. Ne demek, anlayamıyordum. Pek hoştu...”
Bu arada avukat, bir telefon görüşmesi için bütün belgeleri masanın üstünde bırakıp çıktığında Hersh, kağıtları baştan sona okumuş, sonra da gidip hikâyesini yazmıştı. Haberi 30-40 gazete ve dergiye sattı. 1970’te bu haberiyle Pulitzer Ödülü aldı.
Böylece büyük katliamın hiç olmazsa bir bölümü ortaya çıkmış oluyordu.

Ve Bir Başka Öykü: Tiger Force
ABD’nin Ohio eyaletindeki Toledo şehrinin 150 bin satışlı mütevazı gazetesi Toledo Blade, 22 Ekim 2003 tarihinde başlattığı bir yazı dizisiyle ortalığı birbirine kattı. Dizi, 1967’nin mayıs ayı ile kasım ayı arasında yaşanmış ve 36 yıl karanlıkta kalmış savaş suçlarını gün ışığına çıkarıyordu. 100’ü aşkın eski asker ve Vietnamlı ile röportajlar yapılarak hazırlanan dizide, 45 “elit asker”den oluşan özel Amerikan birliği “Tiger Force”un (“Kaplan Kuvveti”) yedi ay boyunca Vietnam köylerinde sivilleri nasıl katlettiği ayrıntılarıyla anlatılıyordu. 327. Piyade Taburu’na bağlı özel birliğin askerleri, yedi aylık dönemin sadece son 10 gününde, 10 Kasım 1967’de başlayan son “operasyon”da, komutanları yarbay Gerald Morse’dan gelen “327 ölü istiyorum” talimatı üzerine 327 Vietnamlı öldürmüşlerdi. Tiger Force’un yedi ayda toplam kaç sivil öldürdüğü hâlâ bilinmiyor ve büyük bir ihtimalle hiç bilinmeyecek. Ama çukurlara gizlenen kadın ve çocukları askerlerin el bombalarıyla nasıl öldürdükleri, yaralıların iniltilerini gece boyunca nasıl dinledikleri tanıklar tarafından anlatılıyor. 38 kalibre tabancasını canlı bir hedef üstünde denemek isteyen er Colligan’ın Chu Lai yakınlarında yaşlı bir adamı nasıl öldürdüğü.. Er Ybarra’nın ayağındaki spor ayakkabıları almak için bir genci nasıl öldürdüğü.. Ayakkabılar küçük gelince ölünün kafaderisini yüzüp tüfeğine nasıl astığı.. Teğmen Hawkins’in yaşlı bir köylüyü nasıl başından vurup öldürdüğü.. Boynundaki kolyeyi almak için bir bebeğin başının nasıl kesildiği..
Tiger Force’un 1967’deki katliamı, son birkaç yılda ortaya çıkarılan üçüncü büyük Amerikan savaş suçu. 1999 yılında da bir grup Associated Press muhabiri, Temmuz 1950’de Amerikan askerlerinin Kore’deki No Gun Ri köyü yakınlarında yaptıkları katliamı ortaya çıkarmıştı. Katliamdan kurtulanlardan biri AP muhabirine o gün yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: “Bir teğmen çıldırmış gibi, ‘herşeye ateş edin, hepsini öldürün’ diye bağırıyordu. Çocuklar.. orada çocuklar vardı. Kim olduğu önemli değildi. Yediden yetmişe.. Körmüş, topalmış, deliymiş, hepsini vurdular..”
Bir de, tanık olduğu bir görüntüyü, dehşet içindeki bir kız çocuğunun görüntüsünü hafızasından söküp atamamış bir askerin anlattıkları vardı: “Çocuk bize doğru koşuyordu. O küçük kızı öldürmeye çalışan askerleri görmeliydiniz. Makinalı tüfeklerle..”

Ve bir tanıdık yüz daha: Donald Rumsfeld
1971’de açılan ve ABD tarihinin en uzun süren askeri soruşturmasının ardından herhangi bir cezaya gerek görülmeden kapatılan Tiger Force dosyası görüşülürken ABD Savunma Bakanı olan Donald Rumsfeld, bugün de ABD Savunma Bakanı. O gün Beyaz Saray’ın kurmaylarını yöneten Dick Cheney, bugün ABD Başkan Yardımcısı.
Ve nihayet son bir not: 25 Şubat 1969’da Vietnam’ın Thang Phong köyünde, emrindeki askerlerle birlikte çoğu kadın ve çocuk bir grup köylüyü öldürdüklerini aradan 32 yıl geçtikten sonra itiraf eden Bob Kerrey, Vietnam’dan döndükten sonra önce Nebraska valisidir (Demokrat Parti’den), ardından üst üste iki dönem Nebraska senatörü olarak ABD Senatosu üyesidir. Kerrey’in bugünkü kariyeri ise New York’taki New School Üniversitesi’nin başkanlığıdır.
Sonuç olarak Vietnam, Amerikan emperyalizminin en kirli sayfalarından biridir ve bugünkü ABD yönetiminde bu bataklığa bulaşmamış tek bir kişi bile yoktur. Üstelik, asla unutulmamalı; bütün bu olaylar, yalnızca ABD makamlarının verilerinde yer alanlardır. Katliama uğrayanların gerçek öyküleri ise çoğu kez batı metropollerinde duyulmamıştır bile.

Kaynak:www.barikat-lar.de

Katliamdan birkaç fotograf




Dünyaya Yabancılık

yollayan tutbenidüşmeden on Ekim 04, 2007

Dünyaya Yabancılık
Camus denilince, edebiyat alanında ilk akla gelen yapıt, 1942 yılında yayınlanan “Yabancı”dır. Konusu çok basittir. Öyküdeki her şey çok kısa bir zaman aralığında olup biter. Cezayir’de, bir rastlantı sonucu, bir Arap’ı öldüren orta sınıftan bir Fransız, Mersault, kendisini adım adım ölüme götüren süreci kayıtsız biçimde izler. Diğer kişilerin adı anılsa da, roman kahramanının adını bile öğrenemeyiz (burada Kafka etkisinden söz edilebilir). Camus’nün yabancısının yabancılaşmasını kendi ağzından şöyle aktarabiliriz; ‘yani bu işin benim dışımda görülüyor gibi bir hali vardı. Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu (...) İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım.’



Kişi yaşama ve eylemlerine yabancılaşmıştır. Ancak buradaki yabancılaşmanın Camus için Marksist bir yabancılaşma öğretisi ile bir ilişkisi olmadığını vurgulamak gerekiyor. Buradaki yabancılaşma Camus’nün ünlü ‘absürd’ (saçma) felsefi kategorisinden çıkar. Yine kahramanına söylettiği ‘herkes bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir, aslında 30 yada 70 yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim, çünkü her iki halde de gayet tabii olarak başka erkekler ve kadınlar yine yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir (...) İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nezaman olacağının önemi yoktur’ sözleri, çağdaş nihilizmin saçma kavramı altında irdelenmesidir.

Bu saçma/absürd kavramı o dönem Varoluşçularının önemli bir tezi. Daha sonra Sartre, Marksizmle Varoluşçuluğu buluşturma çabasıyla, saçma’yı ile daha anlamlı bir biçimde, eylemsel zorunluluğun altını çizmek adına kullanmaya çalıştı. Ama Camus’nün saçması daima metafizik öğeler taşıdı ve nihilizmin yerine ahlaki bir eylemlilikten söz etti.

Özetle söylersek, dünya boş ve manasız, her şey, insan, hayat, toplum saçmadır. Evrensel bir saçmalıktır bu. Bunu düşünmek çok yorucu, hayattan bezdiricidir. Yaşamın tekdüzeliği altında, makinalaşmış bir dünyada makinalaşmış insan , ölümü bile rahatlıkla kabul eder. Hayat yaşamaya değmez. Yabancı’yı okurken, bütün olağan dışılığına rağmen öykünün doğallığı, kahramanın ölümü kabullenişindeki doğallık bizi rahatsız eder, dünyanın saçmalığı vurgusunu kuvvetlendirir. Mersault’un yaşama sıkıntısını paralel bir sıkıntı okuyucuda da uyanır. Bütün kişilerin yaşamları ve eylemleri de boş ve anlamsız gelir size.

Bir felsefi/ideolojik görüşün bir edebiyat yapıtına yedirilişinin en iyi örneklerinden birisidir ‘Yabancı’. Ancak ‘Sisyphos Söylemi’ adlı denemesinde Camus, savlı edebiyatı şiddetle reddederek kendisiyle çelişir. Ardından, öykü anlatıcılarını değil filozofları büyük romancılar sayar ve onları Balzac, Sade, Melville, Dostoyevski, Proust, Malraux, Kafka gibi adlarla örnekler. Herhalde Camus’nün kastettiği sav, açık bir politik görüş anlamındadır ama kullanılışı pek de açık değil.

Camus’nün felsefesi
Bir önemli roman ve bir önemli felsefi denemenin artarda gelişini Camus’nün yaşamında iki kez gözleriz. ‘Yabancı’ ve ‘Sisyphos Söylemi’ bu çiftlerden ilkidir. Daha sonra ‘Veba’ ve ‘Başkaldıran İnsan’ çifti gelir. İlk çiftte saçma kavramı ve intihar, ikincisinde başkaldırı ve cinayet temaları işlenmiştir. Birincisi bireysel ikincisi toplumsal alanlarda geçer. Hepsindeki ortak nokta saçma yaşantıyı öne çıkaran ölüm olgusudur. Çocukluğunda babasının ölümü ile başlayan, yaşlı ve hastalıklı insanlarla aynı ortamı teneffüs eden ve o yıllar için yaşamı tehdit eden verem hastalığına yakalan ve son olarak da 20. yüzyılın ilk yarısındaki büyük savaş felaketlerini yaşayan yazar için ölüm duygusu her an yanı başında giden bir düşünce biçimi olmuştur.

Sisyphos Söylemi Camus’ü ve onun tarzı Varoluşçuluğu anlamak için önemli. Dünyanın saçmalığı ve yaşamın anlamsızlığını tarih ve edebiyat içerisinden belirli kişilikler aracılığıyla ele alır. Sisyphos ise bunlara alternatiftir. Çünkü o cezasını bilinçli olarak kabul etmiştir. Cezasına yol açan bütün yaşamını evetlemekle kendi kaderine egemen olur. Taş kendi taşıdır.

Kitap bir soruya verilen yanıtla başlar; “önemli olan tek bir felsefe sorunu vardır, intihar. Yaşamın yaşanmaya değip değmediğinde bir yargıya varmak felsefenin temel sorununa bir yanıt vermektir.” Bir felsefecinin saygıdeğer olabilmesi için, başkalarına öğütlediğini önce kendisi yapması gerektiği düşünülürse, Camus’nün kitap boyu bu olgu ile nasıl baş edeceği önem kazanır. Camus bu sorudan bir felsefe oyunu ile kurtuluverir; yaşam saçma olduğu için intiharı seçmek, yaşamı anlamlı bulmak gibi saçmalığa düşmektir, yani intihar da saçmadır. “Dünyanın saçmalığını sürdürmekte metafizik bir mutluluk vardır” diyen yazar, Grek düşüncesinden Hıristiyan felsefesine, oradan Nietzche’ye giden bir çizginin 20.yüzyıl aydınındaki devamıdır.

Dostoyevski, Kafka ve Camus
Camus kendisini çok etkileyen Dostoyevski ve özellikle Kafka ile karşılaştırılarak okunduğunda daha iyi anlaşılacaktır. Yabancı’nın girişinde kahramanına annesinin ölüm haberi verildiğinde, onun hissettiği sıkıntı, Kafka’nın “Değişim” inde Bay Samsa’nın böcek olduğunda hissettiği sıkıntı gibidir, her iki karakter de patronlarının keyfinin kaçacağı düşüncesi ile tedirgin olurlar.

Yabancı “Dava”daki Joseph K.’ya benzer. Birini öldürmüştür ama mahkemede bu olay değil hayatının başka yönleri tartışma konusu edilir. Bu anlamda savunma yapmak ister ama söyleyecek bir şeyi de yoktur. Yargılanır ama mahkemeden bir şey anlamaz. Mahkum olduğu kesindir ama cezası ile pek ilgilenmez. İkisinde de sonuç ölümle biter. İki yazar da ruhsal trajedilerini düşünce ile somuta dökerler. “Dava” ve “Yabancı”daki trajedi, Yunan trajedilerini andırır. Oidipus’ta da yazgı daha baştan açıklanmıştır. Yazgı mantığın ve doğalın akışı içerisinde hep vardır. Yabancı’da da cinayet işlendiğinde, ilk sorgu yapıldığında sonuç bellidir. Ama okuyucuya gerçek gibi gelmez. Öykü yavaş yavaş işler ve bize kahramanın sonunu getirecek mantıksal çerçeveyi kurar. Camus bu örgüyü Yunan trajedisinin büyüklüğünün gizi olarak açıklıyor. İnsan yalnızca kendisini ezeni yazgı olarak görür. Ama mutluluk da kaçınılmaz olduğuna göre aynı şekilde akılsal dayanaktan yoksundur, ama çağdaş insan mutluluğu kendi yapıtı olarak görme eğilimindedir.

Kafka ve Camus’de öykünün başarısı ayrıntılardadır. Gerçekliği ve saçmayı bu ayrıntılarda yakalarız. Mesela Kafka’nın “Değişim”indeki Samsa, elbette ki vücudundaki farklılaşmaya şaşar ama vurguyu yaptığı ayrıntıdır saçma kavramının altını çizen; ”hafif bir sıkıntı” vermiştir bu değişim. Yabancı’ya dönersek, Marie’nin evlenme teklifine ‘valla bence hepsi bir’ yanıtını veren kahramanın ruh durumunu en iyi böylesi ayrıntılardan anlarız.

Kolay bir yazar değildir Camus. Yapıtları simgeseldir ve çok katmanlıdır; yani iki ya da daha fazla okuması yapılabilir. Üstelik her tür okumasının da ayrı bir çekiciliği var. Dili için , bu kitapları Türkçe çevirisinden okumuş bir kişi olarak bir şey söylemem ‘saçma’ olur. Ama öyküsü, kurgusu, olay örgüsü ve zamanın kullanımı yönlerinden romanları ve öyküleri son derece başarılıdır ve yaşadığı dönemi hem edebi hem de felsefi olarak etkilemişlerdir.

A. Ömer Türkeş

Sacco ve Vanzetti

yollayan tutbenidüşmeden on Eylül 01, 2007

Sacco ve Vanzetti

23 Ağustos 1927: 80 yıl önce Massachussets Eyaleti ve ABD hükümeti, Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti’yi elektrikli sandalyede katletti. Bu iki İtalyan göçmeni, anarşist olmaktan ve radikal emek yanlısı ve anti-militarist eylemciler olmaktan suçluydu.

sacvan_3.jpg


23 Ağustos 1927:

80 yıl önce Massachussets Eyaleti ve ABD hükümeti, Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti’yi elektrikli sandalyede katletti. Bu iki İtalyan göçmeni, anarşist olmaktan ve radikal emek yanlısı ve anti-militarist eylemciler olmaktan suçluydu.

Adalet Bakanı Palmer’ın güdümündeki bir terör politikasıyla 1910’ların sonunda ve 1920’lerin başlarında hükümete karşı olan ve zamanın sendikal mücadelelerinde ve grevlerinde etkin olan göçmen radikalleri, anarşistleri ve komünistleri sokaklardan temizlemek amaçlandı. Bu politika, yargıç Thayer ve eyalet valisi Fuller tarafından uygulandı. Sacco ve Vanzetti’ye yönelik cinayet suçlaması geri çekilmesine rağmen “piç anarşistler” olmakla suçlanarak katledildiler. 1977’de vali resmi olarak onları affetti. Bu bir adli hataydı. Fazladan bir ölüm cezası verilmişti.

Bugün; bu “hata”nın dehşeti ve davanın yeniden görülerek Nick ile Bart’ın masumiyetinin tanınmasını talep eden dünya çapındaki büyük gösterilerin anıları; işçi hareketinin ve devrimci hareketin kolektif hafızasının ayrılmaz bir parçasıdır.

Çünkü dehşetin tek temeli yok edilmesi için daha on yıllarca mücadele gerektiren ölüm cezası değildi. Dehşetin bir diğer kaynağı, otoriterizm temelindeki politik sistemlere ve sömürüyle eşitsizlik temelindeki ekonomik sistemlere muhalif olan ve onlara karşı mücadele veren herkesi ölümle yargılayan 1920’lerin ABD’sinin ve bugün de dünyadaki tüm devletlerin baskıcı inadıydı. Bugün örgütlenerek işçi hakları ve anti-kapitalist devrim için mücadele yürüten proleterler ne kadar suçlularsa Sacco ve Vanzetti de zamanında o kadar suçluydu. 1920’de Sacco ve Vanzetti bir gösteriden hemen önce tutuklandı. Katılacakları gösteri, Adalet Departmanı binasının 14. katından “düşen” yoldaşları Andrea Salsedo’nun ölümünü kınamak için düzenlenmişti.

Sacco, Massachussets’te bir ayakkabı fabrikasında çalışıyordu. Bir ailesi vardı. Haftada 6 gün, günde 10 saat işteydi. Fakat bunun yanında daha yüksek ücretler ve daha iyi çalışma koşulları amaçlayan işçi gösterilerinde de aktifti. Ve bu faaliyetleri yüzünden 1916’da tutuklanmıştı.

Vanzetti’nin pek çok farklı işi vardı. 1916’da bir ip fabrikasında bir greve öncülük etti. Daha sonra bir balık satıcısı olarak çalışmaya başladı.

İşte bu yılda “Nick ve Bart” tanışmışlar ve hepsi askere alınmamak için Meksika’ya kaçan bir İtalyan-Amerikan anarşist grubuna dâhil olmuşlardı. Aynı zamanda anti-militarist eylemcilerdi.

1920’de sabıkaları olmadığı halde siyasal ve sendikal faaliyetleri yüzünden tutuklandılar. Sacco ve Vanzetti’yi ellerinde tutmak için onları bir güvenlik görevlisinin cinayetiyle suçladılar. 1927’de ise elektrikli sandalyede katledildiler. Onlar bu yıllarda “özgürlük ülkesi”nde “kaybolan” binlerce sendika aktivisti ve devrimciden sadece ikisiydi.

Onlar ve mücadeleleri düşüncelerimizde yaşıyor! O günden bu güne aynı kalan değerler ve haklar için, baskıya ve ölüm cezasına karşı mücadelelerimizi onlara atfediyoruz!

Federazione dei Comunisti Anarchici - FdCA (İtalya)
Omospondia Anarkhikon Ellados - OAE (Yunanistan)
Alternative Libertaire - AL (Fransa)
Zabalaza Anarchist Communist Federation - ZACF (Güney Afrika)
Workers Solidarity Movement - WSM (İrlanda)
Melbourne Anarchist Communist Group - MACG (Avustralya)
Anarşist Komünist İnisiyatif - AKI (Türkiye)
Red Libertaria de Buenos Aires - RL (Arjantin)
Workers Solidarity Alliance - WSA (ABD)
Organización Comunista Libertaria - OCL (Şili)