spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Direnişin hikayesi: 2000 UEFA kupası

yollayan tutbenidüşmeden on Mayıs 20, 2009

2000 Yılı UEFA kupası şampiyonluğu Galatasaray'ın ve ülke futbolunun direnişinin hikâyesidir. 2000 yılı UEFA kupasında 1999 sonbaharında Avrupa'da bahis şirketleri Galatasaray'ın UEFA kupasını alma ihtimalini 1/250 olarak hesaplamışlardı. Avrupa'nın dev kulüpleri arasında UEFA kupasını Galatasaray'ın kazanması onlara göre imkânsızdı. Hiç şans tanımadıkları Galatasaray onları yanılttı.

Futbolun sosyal ve ekonomik boyutunu da irdelersek çok daha farklı yönleri görülebilir. Kapitalizmin dünyaya oturttuğu sınıf düzenini futbolda da yer almaktadır. Real Madrid, Milan, Barcelona, Bayer Münih, Chelsea, İnter ve diğerleri. Futbol kulüpleri arasında Elit kulüpler olarak da adlandırabileceğimiz bu kulüpler, futbolcuları, bütçeleri, statları, gelirleri hatta seyircilerinin ekonomik profiliyle futbolun burjuvazi sınıfı konumunda yer alıyorlar. Aynı zamanda bu kulüpler gelişmiş ülkelerin takımları.

Gelişmemiş ülkelerin kulüplerindeyse durum daha farklı. Birçok kulüp elit kulüplerin bütçelerini rüyasında bile göremeyecek durumda. Peki, Türkiye'deki kulüplerin bu sınıflı sporda konumu ne? Tabii ki gelişmemiş ülke kategorisinde. Elit kulüplerin birkaç futbolcusunun değerinin bizdeki herhangi bir kulübün hemen tüm oyuncuları kadar olduğunu düşünürsek durum daha rahat anlaşılacaktır. (Sadece Ronaldinho, Ronaldo, Messi ve Kaka'nın değerleri 300 milyon Euro'ya yakın) Durum böyle olunca azgelişmiş bir ülke takımının elit kulüplere karşı başarılı olması imkânsız bir durum oluyor.

Avrupa kupalarının tarihine bakarsak çoğunlukla elit takımların kazandığını görürüz. Bu durumun bir istisnasını da 2000 yılında Galatasaray gerçekleştirdi. Galatasaray'ın maddi olanakları düşünüldüğünde bu kulüplere karşı başarılı olması imkânsız gibiydi. Galatasaray'ın 2000 yılında karşılaştığı ve yendiği takımlardan biri olan Milan'ın 90 bin kişilik San Siro'da, Galatasaray'ın ise 20 bin kişilik Ali Sami Yen'de maçlarını oynadığını düşünürsek aradaki bilet gelirlerinin farkı bize uçurumu gösterecektir. Fakat Galatasaray elit kulüplerle olan bu uçurma rağmen UEFA kupasını kazanmış ve elit kulüplere karşı bir direniş sergilemiştir.

Elit kulüplerin mantalitesi, belli bir bütçe ve pahalı oyuncularla takım kurmak üzerineyken; zaman zaman oyuncularının maaşlarını ödemekte zorlanan Galatasaray'da ise (elit kulüpler için pek anlamı olmayan) takım ruhu, arkadaşlık, inanç gibi kavramlar zaferin mimarı olmuştur.

Galatasaray'ın 2000 yılı UEFA Kupası şampiyonluğu en büyük yankıyı azgelişmiş ülkelerde yapmıştır. Özellikle Asya, Afrika ve Latin Amerika'da geniş etki bırakmıştır. Galatasaray azgelişmiş ülkelerde tanınan ve çok sevilen bir kulüp haline gelmiştir. Her yıl Şampiyonlar Ligi ve UEFA kupasını elit kulüpler almasına rağmen bu tarz etki yarattığını göremeyiz.

Galatasaray'ın UEFA kupası zaferi gelişmemiş ülke insanlarının burjuvaziye bir tepkisi olarak da değerlendirilebilir. Galatasaray'ın dünyada en sevildiği ve tanındığı ülkeler aynı zamanda çok da fakir ülkelerdir. Yaşanan sürecin bu zafere direniş kimliği kazandırdığını söylemek daha doğru olacaktır. Brezilya'nın fakir mahallerinde insanlar Galatasaray forması ile futbol oynuyorsa, Endonezya'da, Filipinlerde gece yarısı Galatasaray'ın maçları izleniyorsa, sadece futbol takımı destekleme yönünü değil, bu durumun sosyal ve ekonomik boyutunu da görmek gerekir. 2000 yılı UEFA şampiyonluğu elit kulüplere sadece futbol dersi vermekle kalmamış, ezilen ülke insanlarına da cesaret ve mücadele azmi kazandırmıştır.

Osman BULUGİL / Mavi defter

VIVA DÜNYA KUPASI

yollayan tutbenidüşmeden on Temmuz 07, 2008


FIFA ve BM’nin tanımadığı ya da emperyalist ülkeler tarafından işgal yönetimi altında tutulan azınlık ülkelerinin futbol turnuvası olduğunu biliyor muydunuz?
Peki ne bu turnuva ne yapar?
VIVA Dünya Kupası, NF-Board tarafından düzenlenen, FIFA üyesi olmayan takımlara düzenlenen özel turnuvadır. Turnuvanın her 2 yılda bir düzenlenmesi kararlaştırılmıştır. İlk turnuva, 2006 yılında Oksitanya’da düzenlenmiş ve turnuvayı Sápmi kazanmıştır.
Bu turnuvaya tanınmayan KKTC gibi Kürdistan’da katılmakta… Ama bu sene KKTC katılmıyor. Malum ada birleşiyor ve KKTC diye uluslararası tanınmak istemiyorlar artık.
Durumu Radikal Gazetesi’nin bugünkü haberiyle destekleyelim:

GALLİVARE - Futbol severler Avusturya ve İsveç’te düzenlenen 2008 Avrupa Şampiyonası’yla milli takımların ayak topu müzadelesine doymuşken, yeni bir turnuva kapıda. Bu kez milli devletleri bulunmayanlar yeşil sahalarda kozlarını paylaşacak. İsveç’in Laponya bölgesinde BM’de resmen tanınmayan diyarlarla özerk bölgelerin turnuvası olan ‘Viva Dünya Kupası’ 7 Temmuz’da başlıyor. Organizasyonunu 2003’te kurulmuş tanınmamış ülkeler futbol federasyonunun NF-BOARD (Yeni Futbol Federasyonu) yaptığı turnuvaya katılması kesinleşenler şöyle:
Sovyet döneminde Kola Yarımadası’na sürülmüş Samilerin yılda bir gün güneşin batmadığı Laponya’sı, neo-faşist Umberto Bossi’nin bir türlü İtalya’nın elinden koparamadığı kuzdeydeki Padanya, hileli seçim sonrası Endonezya mandası yapılan Vanuatu (Batı Papua), her daim kaynayan Irak Kürdistan’ı, Süryaniler’in Bethnahrin’i ve Fransız Riviera’sının batısındaki Provence futbol takımları. Bir de katılması umulanlar var: Queen’in efsane solisti Freddy Mercury’nin yurdu Zanzibar, Çin işgalindeki Tibet, Yugoslavya dağılınca turistik cazibesi yüzünden Hırvatistan tarafından kapılan Rijeka, Malta’ya bağlı Gozo Adası, Tanzanya ve Kenya arasında kafasına göre takılan Maasai kabilesi ve Danimarka’nın özerk bölgesi Grönland.
İlk maç Kürtlerle Samiler arasında
İlk maçın tarihi ve rakipler de belli. Samilerle Kürtler başlama vuruşunu 7 Temmuz’da Gallivare Stadyumu’nda yapacak. Viva Dünya Kupası’nın FIFA organizasyonu gibi mutluluk veren resmi içeceği, paraya ihtiyaç duyulunca cebinizde bitiveren kartları ve havai fişek gösterileriyle tapınaklaşan stadları olmasa bile, hazırlık maçları ve milli takım renkleri mevcut. Padanya, 7 Mayıs’ta İtalya’daki aşırı sağcı Kuzey Birliği’nin lideir Umberdo Bossi’nin de izlediği hazırlık maçında Tibet’i 14-2 yendi.
NF-Board, ilk Viva Dünya Kupası’nın 2006’da KKTC’de düzenlemek istemişti. Gel gör ki KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer talepleri karşılanamaz bulunca, kupa organizasyonunu Albert Camus, Eric Cantona gibi ünlülerin memleketi olan ve resmen Fransa’ya bağlı Oksitanya’ya taşınmıştı. Kasım 2006’daki ilk randevuda Samiler kupayı kazanmıştı. 2008 Viva Dünya kupası’nı kazanacak takıma 90. yaşını kutlayan Afrika’nın bağımsızlık sembolü Nelson Mandela Kupası verilecek.
Ayrıca Samiler ve Kürdistan bayanlarıyla da turnuvaya katılıyor,turnuva sadece tanınmamış ülkeleri değil kadınları da tanıyor,FIFA örnek alır mı dersiniz….
Turnuvayı ” http://www.vivaworldcup.info/vwc2008/en/index.htm ” adresinden takip edebilirsiniz…

100 binluk çadir şart oldi

yollayan tutbenidüşmeden on Mart 15, 2008

http://www.karalahana.com/makaleler/kitap/lazkapital_kapak.jpg

100 binluk çadir şart oldi

Laz Marks 22 Eylül 2007, Cumartesi


Eskiden ilgi gören her futbol maçinun ardindan işgal medyasi “100 bin kişiluk sitad şart oldi” başluği atardi. Maksat, dişarida seyirci kalmasun.
18 milyon vatandaşun, açluğun mayınli sınırinda gezinduği bir ülkede yaşayiruk. A-çe-pe yalamasi medyanun neden “100 binluk çadir şart oldi” başluğuni atmaduğini merak edeyirum. Haçan A-çe-pe iktidari ve belediyeleri fakir fukaraya çadirda yemek vermağa bayiliyi. E millet da aç, kuyruklar çadirlarun etrafinda iki tur atayi.

50 yilluk soygun düzenini aynen devam etturup, IMF politikalarini Kemal Derviş’ten bile daha sıkı uygulayan A-çe-pe iktidarindan bahsedeyiruk. Senun derdun halkun aç susuz olmasi değildur. Yaratmaya çaliştuğun kendi burjuvanla birlukte (eski çakallari da urkutmeden) emperyalist - kapitalist pastadan pay kapmaktur. 11 ay boyinca millet açluktan kaval çalsun, 1 ay boyinca çadirda yemek ver.

Açilişi başka bir iktidara birakmayun, "100 binluk çadir" en çok "çadir sevici" A-çe-pe iktidarina yakişur.

Laz Marks Emice

futbol asla sadece futbol değildir

yollayan tutbenidüşmeden on Ocak 25, 2008

Endüstriyel futbol ve futbol kültürü

Barça'dan Atletico Madrid'e, Lazio'dan İngiliz Sanayi Devrimi'ne futbolun politik tarihine kısa bir bakış... Yani "futbol asla sadece futbol değildir."

Adem KURTAR
futbolBirçoğumuz için 22 kişinin bir topun peşinden koştuğu ve anlamsız çekişmelere sahne olan bir oyun, kimimiz için ise zamanının büyük bölümü ona adanmış, onunla yatılıp onunla kalkılan, bir spordan çok bir yaşam biçimidir futbol. Bazılarımız için ise insanlarla ilişki kurmada etkin bir araç veya dost sohbetlerinde konuşulacak konu kalmadığında imdadımıza yetişen bir arkadaştır. Hemen herkesin bir fikir sahibi olduğu ve herkes için farklı anlamlar taşıyan futbol bugün milyarlarca insanı ekran başına kilitliyor. Binlerce insanı stadyum denilen kafeslere hapseden bir oyunun bu kadar kitleselleşmesinin ardındaki sosyolojik nedenler ve insanlar üzerinde yarattığı etki ile bütün bunların kimlerin çıkarlarına denk düştüğü konusunda kafa yormamak, futbola hakettiği önemi vermemek anlamına gelir. Bu da çevremizde olup bitenlere sırtımızı çevirmenin, olanlara kulak asmanın bir çeşididir.
1970’lerden sonra esmeye başlayan küreselleşme rüzgarıyla futbol da bir kabuk değiştirme dönemine girmiştir. Bugün, az gelişmiş bir ülkenin milli gelirine denk bir bütçeye sahip futbol kulüpleri yeşil sahalarda boy gösteriyor. Yeşil sahalara sığamayan, borsalara, parlamentolara ve medyaya taşan futbolda yaşanan değişiklikler futbolun ve yan ürünlerinin pazarlanmasında, futbol-medya-politika-mafya ilişkisinde, taraftar ve yıldız futbolcu profilinde ve taktik anlayışlarda da bir kabuk değiştirmeye dönüşüyor. Artık kulüpler için ideal seyirciler şarkılar söyleyip çırpınan proleterler değil, stadyum localarına kurulan V.I.P. (Very Important Person)'ler.
Kapitalizmin "her şeyin pazarlanabileceği" anlayışına uygun olarak bir takım değişiklikler yaşayan futbol endüstrisi ne zaman oluştu? Kitleleri hop oturtup hop kaldıran, binlerce insana aynı anda bir marşı söyleten ve her sınıftan insanı etkileyen futbol hakkında ne biliyoruz? Nasıl bu kadar yaygınlaşıp kitleleri adeta hipnotize eder hale geldi? Bir zamanlar kralların yasakladığı, kilisenin kara listeye aldığı futbol; kitlesel bir tapınma ayinine nasıl dönüştü? İktidar sahipleri insanları yönetme aracı olarak futbolu nasıl kullandı? Futbol sınıf mücadeleleri ve ulusal hareketlerden nasıl etkilendi ve onları nasıl etkiledi? Bu yazımızda çeşitli ülkelerden ve zamanlardan örnekler vererek bu sorulara yanıt bulmaya çalışacağız.
Futbolun icat edilişi

Birçok kaynakta anavatanı olarak Britanya kabul edilse de, futbolun ilk Çinliler tarafından M.Ö oynandığına dair kaynaklar mevcuttur. Bu kaynaklardan edinilen bilgilere göre futbol oynanmasının amacı imparatorluk askerlerinin savunma becerisini güçlendirmekmiş. Fakat Avrupalı hükümdarlar bunun tam tersini düşünmüşler; halkı okçulukla uğraşmaktan alıkoyuyor, savunma becerisini köreltiyor diye futbolu yasaklamışlardır.
Avrupa’da futbol, Çinlilerin bu icatlarından birkaç binyıl sonra, ortaçağda yeniden icat edilmiştir. Avrupa’da ilk başta kolejli çocuklar arasında oynanan futbol, halk arasında oynanmaya başlayınca tehlikeli bir oyun haline geldi. Futbolun "modern çağlara" uzanan yolu sayısız ölü ve yaralılarla doludur ve sık sık yasaklarla donatılmıştır. Eski futbol maçları hakkında bilgi veren en önemli kaynaklar yaralanma ve ölüm vakalarına dair mahkeme tutanakları, oyun yasaklayan kraliyet fermanları ve belediye kararnameleridir.
Avrupa ve Çin’in aksine Amerika’da futbolun oynanış amacı çok farklıdır. Eski Amerika’ya özgü top oyunlarında yer alan bazı unsurların dinsel simgeler taşıdığına dair çeşitli kaynaklar vardır. Aztek diyarında keşfedilen yüzden fazla oyun sahası tapınakların birer parçasıydı. Bu oyunlar aracılığıyla güneşin ay ve yıldızlar üzerindeki zaferi, dolayısıyla bitki evreninin devamlılığı sağlanmaya çalışılırdı. Oyun sahası yeryüzünü, orta çizgi gece ile gündüz arasındaki sınırı, top güneşi, topun havada süzülüşü yıldızların geceleyin gökyüzündeki hareketini simgeliyordu.

Futbol duraklama dönemine giriyor
Futbol, İngiltere’de icat edilip geniş halk kitlelerince oynanmasından sonra tüm Avrupa’ya yayılır. Fakat bu yükseliş 18. yy.'da bir duraklama dönemine girer. Kenar mahallelerde ve kasabalarda futbol eskisi gibi oynanamaz hale gelmeye başlamıştır. Bu gerilemenin ardındaki nedenleri araştıran sosyologlar "zaman ve mekan kıtlığının" önemli nedenler olduğunun farkına varmışlardır. Halkın futbol oynadığı sahalar genellikle kamuya aitti ve herkesin kullanımına açıktı. Fakat 17.yy.'da başlayan özelleştirmelerden bu tür araziler de nasibini alır. Çitlerle çevrilerek özelleştirilen araziler halkın kullanımına kapatılır. Artık meclis kararıyla yapılan "çitle çevirme" 18. yy.'da doruğa ulaşmıştır. Böylece halk futbol oynayacak arazilerden yoksun bırakılmıştır. Bu nedenle futbolun 18. yy.'da bir mücadele aracı olarak kullanılması yaygınlaşmıştır. Bir kasaba halkının bir protestoda bulunmak, özellikle de nefret edilen "çitle çevirme"yi protesto etmek için toplanmasının en kolay yolu bir futbol maçı düzenlemekti. 5 Ağustos 1765 tarihli Northamptom Mercury dergisinde şu habere yer verilir :"Önceki Perşembe ve Cuma günlerinde West Haddon da çok sayıda kişi futbol maçı yapmak üzere toplanmıştır. Fakat toplanır toplanmaz isyancı bir kalabalığa dönüşmüşler, bir arazinin çevrilmesinde kullanılacak çitleri yakıp yıkmışlardır". Bu ihtilaflar nedeniyle arazi sahibi soylular, futbola eskisinden daha az anlayış göstermişler ve böylece belediye yetkilileri polis teşkilatının getirdiği futbol yasaklarını uygulamaya sokmuştur.
Sanayileşme sürecinin başladığı bu dönemlerde İngiltere’de futbolun çöküşü iyice ivme kazanmıştır. Yeni oluşan sanayi kent ve mahallelerinde, işçilerin boş vakitlerinde eğlenebileceği alan olmadığı gibi, kapitalizmin o erken dönemlerinde tıpkı şimdi olduğu gibi işçilere boş vakit de kalmıyordu. 14 saatlik bir mesainin ardından bir de yorucu futbol oyununa harcanacak enerjileri de yoktu zaten. Bundan sonra futbol, ancak özel okullarda yaşamını sürdürmeye çalıştı.
Futbolun afyon olarak keşfedilişi
futbol2Futbolun özel okullarda yaşamını sürdürebilmesinin nedeni futbolun evcilleştirme ve disipline etme gibi özelliklerinin keşfedilmiş olmasıdır. O dönemde soylu ya da burjuva aile çocuklarının okuduğu okullardaki öğrencilerle, soylu olmayan orta gelirli öğretmenler arasında müthiş bir iktidar mücadelesi vardı. O döneme ait birçok kaynakta öyle ciddi olaylardan söz edilir ki, bu iktidar mücadelesinin çatışmalara dönüştüğü ifade edilir. 1797 yılında asi öğrencilerin işgal ettiği Rugby School binasına askerler kılıçlarını çekerek hücum etmiş, isyana ancak böyle son verilebilmiştir. Okullarda hüküm süren bu kaosu ıslah etmeye çalışan resmi makamlar defalarca reform girişiminde bulunmalarına rağmen yalnızca bir okul müdürünün, futbolu kendi pedagojik amaçları için kullanmasıyla çalışma başarılı olmuştur. Okul müdürünün öğrencilere birtakım kurallar koyarak oynanmasına izin verdiği futbol sayesinde okulda disiplin artmaya başlamıştır. Futbolun bu evcilleştirme yönü keşfedildikten sonra, yönetenlerin yönetilenlere karşı kullandığı bir silah olmuş ve modern futbolun çeşitli dönemlerinde, çeşitli vesilelerle bu silah kullanılmıştır.
Peki bu silahın egemenler tarafından kullanılışı ne zamandan beri işçiler ve ezilenler için tehlikeli olmaya başlamıştır? Binlerce yıldır soylular ya da halk tarafından oynanan, küçük gövde gösterileri ve ayaklanmalara sahne olan futbolun, birden kitlesel tüketime dönük olarak yeniden organize edilmesi, kurumsallaşması Avrupa’da sanayileşmenin büyük bir ivme kazandığı döneme denk gelir. 1870’lerde yaşanan ekonomik ve siyasi krizin ardından Avrupa’da kurulan spor kulüplerinin sayısı hızla artmıştır. Bu kulüplerin ve buralarda oynayan oyuncuların, bunalımın en fazla yaşandığı maden ocakları ve fabrikalardan çıkması, üstelik de bu kulüplerin bizzat fabrika sahipleri tarafından kurulmuş olması, sporun ve özelde de futbolun ekonomik ve siyasi bunalımları gizleyen bir araç olduğunun apaçık bir göstergesidir. Aynı işkolunda çalışan ve sınıf çıkarları gereği dost olan, sermayeye karşı örgütlenme ihtiyacı duyan işçiler, sermayenin futbol silahına yenik düşmüşlerdir. Burjuvazi fabrikalarda futbol aracılığıyla sınıf karşıtı dostluklar yaratarak, fabrikalar arası rekabeti körüklemiş ve sonuçta yarışma sürecinde işçi-patron bir renk altında bir tarafta; yine işçi-patron başka bir renk altında karşı tarafta birbirileriyle topyekün bir mücadelenin içine itilmişlerdir. Böylece sömürü kolayca yeniden üretilmiştir. Fabrikalarda başlayan futbol üzerinden sömürü, mahalle, şehir ve ülke bazında devam etmiş ve bugün ciddi boyutlara ulaşmıştır. İki ayrı emekçi mahallesi arasında yapılan futbol karşılaşmaları taşlı sopalı kavgalara dönüşmektedir. Yine sınıf düşmanı burjuvaziye karşı uluslararası bir örgütlenmeyle mücadele etmesi gereken işçiler emekçiler, milli maçlarında kendi burjuvazisiyle kol kola girip, diğer ülkenin halkına emekçilerine küfretmekte veya saldırmaktadır. Bu durum, kaderini ancak sermayeye karşı örgütlü savaşımla değiştirebilecek olan işçilerin aleyhine olmaktadır.

Franko faşizmi ve Barça
Futbol afyonunun kitleleri uyutmasına, onların düzen sınırları içerisinde deşarj olmalarına en iyi örnek Franco faşizmi ve İspanya’dır. Bu konuda herkesin aklına Franco' nun İspanya 'yı 30 yıl boyunca 3F olan; Fiesta (şölen),Fuhuş ve Futbol ile yönettiği akla gelir. Ancak bu sözler diktatör Antonia Salazar'ın "Portekiz'i 40 yıl süreyle 3 F- Fiesta, Fadima (örgütlü din) ve Futbol ile yönettim" sözlerinden esinlenerek Franco'ya uyarlanmıştır. Tabii Franco'nun Barnebau Stadı için "Bana 150 bin kişilik uyku tulumu yapın" sözünün de, futbolun afyon olarak kullanılması konusunda Salazar'ın sözünden aşağı kalır yanı yoktur.
General Franco, 1930’ larda Avusturya, Katalonya gibi bugün İspanya sınırları içerisinde yer alan bölgelerde patlak verip tüm İspanya 'ya yayılmaya başlayan bir proleter devrimi askeri darbeyle engellemeye çalışmıştır. Daha sonra bu süreç bir iç savaşa dönüşmüş bu iç savaş 1939'da Franco güçlerinin zaferiyle sonuçlanmıştır. Franco 1939’ dan 1975’deki ölümüne kadar ülkeyi faşist bir diktatörlükle yönetmiştir. Birçok muhalifin sürgüne gönderildiği, devrimcilerin katledildiği bu dönemde, Franco rejimi, Bask ve Katalan halklarının da kültürlerini yok etmeye çalışmış, ülkelerini işgal etmiştir. Dilleri yasaklanan, çeşitli baskılara maruz kalan bu halkların o dönemde tek tesellileri kendi futbol kulüpleri olmuştur. Futboldan bıkmış bir Katalan kadına, Barça'nın Real Madrid' i yenmesine neden sevindiği sorulduğunda şu yanıtı vermiştir: "Franco ö¬zerkliğimizi yok etti, di¬l¬imizi yasakladı ve Real Madrid taraf¬tarıydı". Franco döne¬min¬de Real maç yapmak için Barce¬lona'ya gelince Nou Camp Stadı'nın tribün¬leri yasaklanmış Katalonya bayraklarıyla donanırmış. Barça taraftarları bu maçlardan sonra en az futbolcular kadar yorgun olurlarmış. Sokaklarda "Katil Franco" diye bağıramayan insanlar bunun yerine tribünlerde Real Madridli futbolculara bağırırlardı. Katalonya varlığını sadece Nou Camp’ta sürdürüyordu ve Franco 'nun el sürmediği tek Katalan sembolü de Barça'ydı. Bugün de bu durum hala devam etmektedir. Katalan kimliğinin yeniden üretildiği ve sergilendiği yer Nou Camp'tır. Milli formanın yerine ikame edilen Barça forması Katalan kimliğinin simgesi olmuştur. Formasını kutsal olarak kabul edilmesi nedeniyle Barcelona milyonlarca dolar teklif edilmesine rağmen formasına reklam almayı reddetmektedir. Barcelona'ya "bir kulüpten öte" bir anlam yükleyen Katalanlar, Franco faşizminin bitişini; Franco'nun ölümü ile değil, Barça'nın Real'i Madrid'de 5-1 gibi farklı bir skorla yenişi ile simgelemeyi tercih ederler.
Bugün Katalonya'nın kendi bölgesel hükümeti olan "Generelitat" (özerk) var, ama 5 milyon Katalan daha fazlasını, belki de kendilerine ait bir devletin oluşmasını istiyorlar. Fakat birçok Katalanın da ayrı bir devlet kurmak yerine, tek isteklerinin bir ulusun sembollerine sahip olup, Katalonya'nın sıradan bir bölgenin ötesinde olduğunun kabul edilmesidir. Nou Camp’ta oynanan bir Real Madrid maçında açılan şu pankart, bu talebi açıkça dile getirmektedir: "Catalonia, not Spain (İspanya değil Katalonya)." Buna benzer talepler kulağımıza yakın yerlerden de gelmektedir. Karşıyaka 'nın İzmir'den bağımsız değil ama İzmir'in diğer bölgelerinden farklı olduğunun belirtilmesi adına Karşıyakalılar il trafik numaralarını kastederek ‘35 1/2 ‘ simgesini her yere taşımışlar ve ‘35 1/2 ‘simgesi KSK (Karşıyaka Spor Kulübü) ile özdeşleşmiştir.
Tekrar Katalonya'ya dönecek olursak, Katalan burjuvazisi Nou Camp’tan yükselen bu farklılık taleplerini uluslararası iktidar odaklarıyla işbirliği adına kullanmaktan hiç çekinmemişlerdir. Papa'nın kulübe üye olup 108000 seri numaralı sezonluk biletin sahibi olduğunu söyleyerek övünmesi Katalanlar için gurur kaynağı olmuştur. Oysa 1936'daki devrim sırasında Katalanlar sömürü düzeninin en önemli ayaklarından biri olan Kilise kurumunu karşılarına almışlar ve Barcelona 'da yıkılmadık tek bir kilise bırakmamışlardır.
Atletic Bilbao da Barcelona kadar güçlü olmasa da İspanya'nın önemli kulüplerinden biridir. Bask ülkesinin takımı olan Atletic, Bask kökenli olmayan hiçbir oyuncu oynatmayışıyla ve kendi evindeki (San Names) başarılarıyla ün kazanmıştır. SanNames' e giden bütün rakipler korku içinde sahaya çıkmaktadır. Bu durum taraftarlar arasında "Atletic çıkınca ETA susar" şeklinde özetlenmektedir. Aslında bu cümle bile futbolun kitleleri apolitikleştirdiğinin apaçık göstergesidir. Zira Bask bölgesinin özgürlüğünü savunan ve bunun için mücadele eden ETA örgütü, bir futbol kulübüyle ikame edilmektedir.
Futbolun çeşitli şekillerde kitleleri apo¬li¬tikleştirmede bir araç olarak kullanıldığını ifade etmemize rağmen bunun tam tersi de söz konusudur. Bir ajansın habe¬rine göre, bir akademik çalış¬ma İtalya’da statların sağ ve sol ideolojiler için birer ün kazanma yerleri ol¬du¬ğunu, taraf¬tarlar arasına sız¬ma durumu¬nun son dö¬nem¬lerde arttı¬ğını ortaya çı¬kar¬dı. Genç in¬san¬ların suç a¬lış¬kanlıkları ü¬ze¬rine uzman olan Pisa Üniversitesi'nden Prof. Ampola bu çalışması için güvenlik kuvvetlerinin ajanları ile ortak bir çalışma yürütmüştür. Yapılan araştırma İtalya 1. ve 2. futbol liginde yer alan Atalanta, Fiorentina, Cenova, Venezia, Perugia, Pisa, Empoli, Liverna ve Ternana taraftarları arasında sol ideolojinin daha hakim olduğunu göstermekte. Öyle ki Atalanta 'nın Communale Stadı'nda oynanan her maçta Che Guevera'nın büyük bir posteri asılmaktadır. Hatta Josef Stalin ve Karl Marx'ın posterlerinin asıldığı stadlar da mevcuttur. Zaman zaman Enternasyonal, No Pasaran, Partizan gibi ezgiler de stadlarda çınlanmaktadır.
Buna karşılık Juventus, İnter, Lazio, Verona, Parma, Udinese ve Piacenza taraftarları arasında da aşırı sağ ideolojiler daha baskın durumda. Özellikle ırkçılık, bu takımların stadlarında hızla büyümekte. Aşırı sağ dendiğinde, bugün İtalya'da ilk akla gelen kulüp Lazio’ dur.Taraftarlarının siyah futbolcular aleyhinde yaptıkları gösteriler, "Sırp kasabı Arkan" ve faşist İtalyan diktatör Mussolini için açılan övücü pankartlar hala İtalya' nın gündeminde.

KAYNAKLAR:

- Endüstriyel Futbola Karşı Tribün Kültürü Dergisi,
- Futbol Asla Sadece Futbol Değildir; Simon Kuper, İthaki Yayınları
- Futbol A.Ş. – Christian Authier,
- Futbolun Kısa Tarihi – Theo Stemmler,
- Özgür Üniversite Forumu; "Türkiye Nereden Nereye? Sporda Dejenarosyon, Spor Etiği ve Sosyalist Etik"; Metin Kurt,
- Alsancak Stadı açık tribünü

http://www.mavidefter.org

Endüstüriyel futbola karşı: Forzalivorno!

yollayan tutbenidüşmeden on Ocak 19, 2008

Yer İstanbul'dur. Anadolu'dan tüm aidiyetlerini yok ederek gelen köylülerin, işçilerin göç yeridir burası. Çocuklarına ekmek götürmek isteyen her baba, her ana koşturur gündüz-gece sokaklarda, daha iyi bir yaşam için… Şiirler yazılmıştır onlara ve umutlarını yitirmemek için dizeleri ortak etmişlerdir yüreklerine. "Umut fakirin ekmeğidir." Ekmek parasına çalışan insanlar, "her insan" gibi eğlenirde… Hani o topun peşinden koşanlar… Bütün gün sıkıntıyla akıttıkları terlerini bu sefer beraber ve bambaşka bir dünyanın içinde, umutla, mutlulukla akıtmak isterler ve terlerini birbirlerine bulaştırmaktan çekinmezler. Umutsuzluk ve acıdan kurtulmak isterler. Parasızlıktan, patronları tarafından hor görülmekten, aşağılanmaktan toz-toprak-çim sahalarda kurtulur insanlığımız. Burada ast-üst ilişkisi yoktur ve özlediğimiz sınıfsızlığı, eşitliği yaşarız bir topun peşinden. Paslaşır ve paylaşırız…


İstanbul'da 1988'den 1996'ya kadar Pendik'in Topselvi semtinde oturdum. Evimizin yanında bulunan ve büyük bir olasılıkla gelecekte birkaç apartmanla muazzam bir estetik yaratacak (!) bir sahamız vardı. Nedense orası hep boş durdu. İyi ki de böyle oldu. Bütün gün boyunca yaptığımız maçları hatırlıyorum. Salya-sümük, toz-duman ve kan revan derken her günün nasıl geçtiğini şimdi düşündüğümde şaşırıyorum. Her gece üstüm başım çöplük gibi ve kanamakta olan dizler, dirsekler… Annemden her gece fırça yerdim. Ama her sabah veya her okuldan gelişte sahaya 'bekle ulan geliyorum' diyerek eve hızla gittiğimi bilirim.


Bilinçlenmeye başladıkça futbolun spordan çıktığını ve arkasında birçok sermaye grubunun, mafyanın ve sporla alakası olmayan insanların, kar kazanmak için kullandığı bir araç olduğunu; büyüdükçe bunun artık sanayileştiğini gördüm. Aslında bu olayın yakın geçmişine dönelim. 1940'lı yıllar İspanya için çok zorlu yıllardı. İspanya 'İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'yla bir yandan da iç karışıklıklarla fena halde boğuşmaktadır. Madrid ve Barcelona yani Basklar ve Katalanlar iki ayrı ülke olarak dağılmak istemektedirler. Bu yıllarda İtalyan faşist lider Musollini ve İspanya lideri Franco'nun arasından tam anlamıyla su sızmamaktadır. İki faşist, ideallerini sesszice halletmelerini sağlayacak yeni düşünceler arayışındadırlar. Dünya'da bu kadar olumsuzluğun yanında yeni bir kavram yükselişe geçmiştir : FUTBOL. Futbol insanların ilgisini öyle çekmiştir ki, insanlar zaman zaman savaşı bile unutmuşlardır. Bu dönemlerde İspanya'nın en büyük kulübü Real Madrid hem ekonomik olarak hem de futboluyla skıntılar çekmektedir. . Bütün bu gelişmeleri takip eden Franco, Musollini'ye bir haber yollar : "Sizi en kısa zamanda,yeni düşüncelerimiz için Madrid'e bekliyoruz." Musollini'den cevap kısa zamanda gelir: "Düşüncelerinizi okuyabiliyorum. Yedinci gün dönümünde Madrid'de olacağım." Madrid'in El Mayor'u yani Belediye Başkanı o yıllarda hem furbola aşık hem de iyi bir iş adamı ve mimar Santiago Ramon Bernabeu'dur. Ramon aynı zamanda Real Madrid'in eski bir futbolcusudur. Franco aynı günün sabahına Ramon'u sarayına davet eder. Ve teklifini yapar: "Sana Real Madrid'i yönetme görevi veriyorum. İtalya'nın maddi desteğiyle büyük bir stadyum yapacağız. Ancak bu stadyum için gerekli paranın ancak yarısı.Bu stadın mimarı ve herşeyini yöneten kişi sen olacaksın." Zaten bir Real Madrid aşığı olan Ramon hemen bu teklifi kabul eder ve : "Tüm varlığım Real Madrid'indir. Büyük Lider'im; şüpheniz olmasın. Verdiğiniz görevi yerine getireceğim." 1974 yılında kendi adı verilen Estadio de Santiago Bernabeu'nun açılışına tabi ki Musollini de katılır. Musollini bu olayla ilgili Baş Yaveri'ne çok önemli bir söz yazdırır: "Alın insanlık.Size en büyük oyuncağınızı armağan ediyorum. Onunla bol bol oyalayın kendinizi.Oyalayın ki benim fikirlerim yükselsin..." Fakat insan aklının durdurulamamazlığı her zamanki gibi bu düşünceleri sonuca ulaştıramamıştır.

Forza Livorno İnsanlık hem futbolu, hem bilimi, hem de özgürlüğü aynı anda yükseltmesini bilmiştir. Günümüzde hala birçok sol çevre futbolu afyon göredursun okulda, fabrikada, yollarda diyerek sokaklara taşan sol muhalefet, endüstürüyel futbolu kabul etmeyerek trübünleride doldurmakta… Dünya'da oluşan birçok harekete benzer hatta daha ciddi bir olşum var Türkiye'de. "Endüstürüyel Futbola Karşı" sloganıyla www.forzalivorno.org adlı site(miz) kuruldu. Forumda "Mamalak" takma ismini kullanan üniversite öğrencisi tarafından 4 Şubat 2006'da kurulan site, İtalya'nın Livorno takımının muhalif tavrını kendine örnek alıyor.Bir liman kenti olan Livorno'nun futbol takımının taraftarları, dünyada ABD'nin Irak işgaline karşı çıkmaları, Filistin sorununu gündeme getirmeleri ve endüstriyel futbolu kıyasıya eleştirmeleri ile tanınıyor. Livorno, Toscana bölgesini Pisa ve Grosetto şehirleri ile birlikte Akdeniz'e bağlayan, Batı İtalya'nın liman kentlerinden birisi. Bu coğrafi tanımın yanı sıra kent, İtalyan işçi sınıfı tarihinde saygın bir yere sahip. İtalyan Komünist Partisi 1921'de kurulmuştur. Bu detayı belirtmek gerekir. Koyu kızıl formasıyla öfke ve direniş ruhunun bayrağıdır Livorno Calcio. Bu şehirde 2 Aralık 2005'de oynanan ilginç bir futbol karşılasmasında dünya bir şeyi fark etti. İtalyan. O gün, bir çoğumuzun İtalyan 1. futbol ligi Serie A'daki varlığından bile habersiz olduğu Livorno takımı ile, ırkçı-faşist taraftar topluluğuyla ünlü başkentin Lazio takımı futbolun yeşil çimlerinde karşı karşıya geldi. Sahadaki savaşı skor olarak Livorno kazandı. Ama tribünlerde de savaş vardı; Livorno taraftarları zaferi Lazio'nun faşistlerinin kafasında meşaleler yakarak kutladı!... Bir anda bütün Avrupa tribünlerinin ve anti-faşistlerinin gözleri, bu mütevazi liman kentine, futbol takımına ve taraftarına çevrildi; kimdi bu yürekleri kızıl, gözleri kara insanlar?

Cristiano Lucerelli

Bu insanlardan biridir Cristiano Lucerelli. 29 yaşındaki forvet, Livornolu bir liman işçisinin çocuğudur. 12 yaşından beri Livorno trübünlerinin gediklisidir. Şehrin isyancı ruhunun bayrağı Livorno takımıysa, takımın bayrağı da Cristiano Lucarellidir. Torino, Lecce, Valencia, Atalanta gibi üst düzey takımlarda oynarken, sakat ya da cezalı olduğunda da, Livorno 'Kurva'sında yerini alıyordu. 2003'te, Torino'yu bırakıp, 100 bin avro aşağısına Livorno'ya gelmesi, onu büsbütün efsaneleştirdi. Menajeri, 'Milyonunuz Sizde Kalsın' adıyla kitaplaştırdı onun öyküsünü. Kitap şu cümleyle bitiyor: "Livorno herhangi bir takım değildir, İtalya futbolunu kurtaracak güçlerden biridir." Lucarelli 25 golle, Livorno'nun Seria A'ya çıkışında büyük rol oynadı. Otonom Tugaylar taraftar grubunun kuruluş yılı olan 1999'a selamla, 99 sırt numarasını taşıyor. "Doğduğumdan beri komünistim" demişti bir beyanatında. 1996'da 21 yaşaltı milli takımda attığı ilk golde formasını sıyırıp Che Guevaralı tişörtünü göstermişti. Bir daha milli takıma çağrılmadı. Şimdi, 'rezerv' kadroda yer alıyor. Sol yumruğuyla 'komünist selâmı' verdiği için Di Canio'ya verilenin üç katı cezaya çarptırılmıştı. Lippi onu ulusal takıma alacak dendiğinde, "Beni enterese etmez, benim ulusal takımım Livorno'dur" diyerek tavrını ortaya koymuştur.


BAL ve Trübünler
Livorno'yu tanıtırken kısa adı BAL olan "Brigate Autonome Livornesi"yi, Livorno'nun o piskopat, ateşli seyircisini yazmadan olmaz. Türkçesi "Livorno Otonom Tugayları" olan bu taraftar grubu rejime muhalif olmaları ve İtalyan Futbolunda büyük takımların bazı kapitalist patronlar elinde şekillenmesi karşısında sert tavırlar sergileyebiliyorlar. Berlusconi saç ektirmesiyle dalga geçmek için Milan deplasmanında başörtülü giden Otonom Tugayların her protestosunda bu kadar masum olmadıklarını kavgalar kızışınca eylemcilikten gelen tecrübeyle Molotof kokteyliyle saldırılarından anlıyoruz. İşlettikleri dernek mekanı olan " 1921" adını İtalyan Komünist Partisi'nin kuruluş yılından alıyor. Livorno Calcio trübünlerine uğrarsanız Irak, Küba, Filistin, Lübnan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği bayrakları altınca Caio Bela marşıyla, yanınızda orak-çekiç ve Che motiflerinin olduğu insanlarla karşılaşabilirsiniz.


Sol muhalefetin her kesiminden insanlardan oluşan futbol dışında da her türlü tartışmaya açık olan forzalivorno.org da "Tarih ve Siyaset", "Kültür-Sanat ve Bilim" ve "Güncel" başlıkları ardında gayet seviyeli ve bazen akademik tartışmalar düzeyinde forumlarla karşılaşabiliyoruz. Hatta bazı spor yazarlarınında katıldığı tartışmalar bir çok insan için faydalı ve birikimsel değerler taşıyor.


İnsanın eğitim süreci ve gelişimi için temel etkinliklerden biri olan sporun, insanlığa en verimli şekilde ve amacına yönelik yapılmasını isteriz. Futbol denen spor çeşidini beğenen, seven ve oynayan kişiler olarak futbolun, kolektif, beraberlik ve birlikte hareket etme bilincini aşılayan ve insanların bedensel ve zihinsel gelişimini sağlayan bir araç olarak görmekteyiz. Kapitalist sistem her şeyi metalaştırdığı gibi, futbolu da metalaştırmakta ve onu insan üzerinden kar etmek için kullanmakta. Buna karşı spor oynamayı insan etiği oluşturan bir araç olarak gören ve hayata karşı duruşlarını her alanda olduğu gibi futboluyla da gösteren Livorno Calcio klübünden esinlenerek ve onlara olan aidiyetimizi kaybetmeyerek kurduğumuz bu siteyi destekliyoruz. Nasıl ki hepimiz aynı gökyüzü altında yaşayan insanlarsak, aynı sahada top koşturuyoruz. Yanı enternasyonel bir yaşamı futbolla da savunuyoruz. Hayatta roller alırız ve bunu uygularız. Baba oluruz, bir işçi ya da futbolcu. Önemli olan bu rolleri insan etiğine en uygun bir biçimde yapmaktır. Hayata soldan bakan insanlarız ve doğal olarak futbol anlayışında da insanlığı, eşitliği, kardeşliği ve beraberliği savunacağız. Her yer kurtarılmalı öyle değil mi? Sonuçta artık sahalar futbol üreten fabrikalara çevrilmiştir. Bu fabrikanın işçileri futbolculardır. Her türlü sömürüye karşı olarak bu fabrikayı da düzeltmemiz gerekiyor.


Gelgelelim Topselvimize.. Orada hala o arsa boş ve hala çocuklar top koşturuyorlar. Sadece beraberliği ve arkadaşlıkları tadan bu çocuklar ileride bilmiyorlar ki severek ve beraber yaşadıkları bu güzellikleri kullanan ve bunun üzerinden kar kazanan insanların pençelerine düşecekler. Bunu kabul etmiyor ve trübünlerde ortak ve etik spor-sporcu-taraftar anlayışını artırmak istiyoruz.


RED Dergisi 7. Sayı Mayıs 2007
Mehmet Şafak Sarı

İçimizdeki İskoçlar

yollayan tutbenidüşmeden on Ağustos 28, 2007


Ali Murat Hamarat in Verkac.org ta yayinlanan yazisi
Bu yazıyı yazmak farz oldu. Hayır bir süredir yaz-boza çevirdiğim bu yazıyı, en sonunda bana yazdıran Kenny Miller oldu! Evet, dün Şampiyonlar Ligi özetlerini seyrederken, bir manada yazı tura attım içimde ve bir yazıyı tek bir gole bağladım. O adamdan iki gol gelince de…

Celtic’in forveti Kenny Miller’dan bahsediyorum. Bu çocuk, önce eski takımının ağlarını havalandırdı, ardından Şampiyonlar Ligi maçlarında Kopenhag ile Benfica’nın. İskoç millî takımında da forma giyen bu arkadaşın önemi ne peki? Miller, bir Protestan. Bir Protestan olarak Katoliklerin formasını giyiyor ve attıklarıyla Katolikleri güldürüyor. Peki bu bir ilk mi? Bu soru üzerinden sayfaları aralayıp meşru mezhep savaşına bakalım.

Futbol tarihinin en önemli rekabetlerinden biri olarak gösterilir Celtic- Rangers rekabeti. Ulusalcı Katoliklerin takımı Celtic ile Kraliyet taraftarı Protestan Rangers. Rangers açısından bakınca, çok net konuşulabilir aslında. Kulübün bir politikası vardır ve asla Katolikler kulüp için oynayamaz denir. Kırılma Mo Johnston ile başlamıştır. Aslında biraz sayfaların üzerindeki tozu kaldırınca, Rangers kadrosunda bulunmuş birçok Katolik olduğu da görülecektir. Rangers camiasında İkinci Dünya Savaşı’na kadar, bugün sadece isimlerden ibaret olan otuzdan fazla Katolik olduğunu öğreniyoruz çeşitli kaynaklardan.
http://www.swindonshamrockscsc.co.uk/celtic-images/celtic-glasgow-bhoys-badge-4900861.jpg
Rangers’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk Katolik ise Mo Johnston idi. Hiç sevilmedi Rangers taraftarı tarafından. Atkılar yakıldı, publarda pankartlar asıldı. Oysa ki o bir kapıyı ağzına kadar aralayan olmuştu. 1998-1999 yılını şampiyon kapatan Rangers’ın kaptanı İtalyan Amoruso iken, bir manada şampiyonu belli eden derbi maçında Katolik Celtic’e iki gol atan McCann de Katolikti. Rangers’da sonradan forma giyen İtalyanlar, Arjantinliler’in yedikleri ekmekleri Johnston’a borçlu oldukları iddia edilebilir. Tabii bunda değişen zamanın ve sponsorların ricalarının da rol oynadığını söylemek de fayda var. Ancak yine de Johnston’ın altını çizelim.

Celtic’e gelince. Aslında onların katı bir duruşunun olmadığını gözlemleyebiliriz. O yüzden Miller’ın attığı gollere o kadar da şaşırmamalı. Bu arada Miller bir ara Rangers forması giymişti bıyıkları yeni terlediğinde ya neyse. Oralara çok takılmamalı. Mo Johnston da her iki takımın formasını giydi, Alfie Conn Jr. da.

Alfie Conn Jr., 1972’de Rangers ile Kupa Galipleri Kupası’nı kaldırmış ve hatta ertesi sene oynanan İskoçya Kupası finalinde Celtic ağlarını havalandırarak Rangers’a kupa kazandırmıştı. Babası da futbolcuyduysa da, sadece Hearts’da oynadığından mıdır bilinmez unutuldu zamanla. Bu yetenekli futbolcuyu kadrosunda görmek isteyen Jock Stein tarafından camiaya kazandırılan Junior bu sefer de 1977’de Celtic formasıyla Rangers’a karşı kupayı kazanmıştı.

Celtic’in daha farklı olduğunu söylemiştik. Zaten bunun esbab-ı mucibesini anmışken, değinmemek olmaz. Alfie’yi Celtic’e kazandıran İskoçya tarihinin gelmiş geçmiş en iyi teknik adamı olan Jock Stein’dan bahsediyorum tabii ki de. Şimdi gençler Ferguson diyecek, eskiler Shankly ile Busby arasında gidecekler. Fazla yorulmayalım, adamlar Stein’ı seçmişler, diğerlerini değil; sahnede can veren, Katolikleri ayağa kaldıran Protestan’ı!

Galler’de amatör futbol oynarken, karısı ve kızının özlemine dayanamayıp İskoçya’ya dönen Stein, Celtic yedeklerini çalıştıran Gribben’ın tavsiyesi ile Celtic’e transfer edilir. Bir bir sakatlanan as oyuncular, formasına kavuşmasını sağlar. Kader ağlarını örmüştür adeta. Yaşına hürmetten takımın ikinci kaptanı yapılan isim, kaptan Sean Fallon’un sakatlığını müteakip kaptanı olur Katoliklerin. Dört sene daha kaptanlık yapıp jübilesini yapan Stein, Dunfermline, Hibernian derken kaptanı olduğu camianın başına geçer ve tarih yazar.

Stein daha sonraları, Glasgow’un içinden bulduğu gençlerle sistemini kurup 1967 yılında Şampiyon Kulüpler Kupası finalini kazanmıştı Lizbon’da, hem de sadece Glasgowlularla. Herrera’nın Inter’i, Stein’ın Celtic’ine boyun eğerken, İskoçlara kupayı getiren goller Tommy Gemmell ile Stevie Chlamers’dan gelmişti. Adanın kulüpler düzeyinde Avrupa’ya kendini nihayet ispatladığı ilk maçı İskoçlar alırken, ertesi sene bu sefer bir İngiliz, Manchester United, yine bir İskoç’un idaresinde yine aynı kupayı kazanmıştı.

Celtic’e dokuzu üst üste olmak üzere tam on şampiyonluk, beşi üst üste olmak üzere altı İskoçya Kupası, sekiz İskoçya Lig Kupası kazandıran isim, İskoçya millî takımını iki dünya kupasına sokan adam olarak da bilinir. İskoçya’nın teknik direktörü 1982 İspanya Dünya Kupası’nı görmekle birlikte 1986 Meksika Dünya Kupası’na gidememişti zira dünya kupasına katılmayı garantiledikleri Galler maçının sonunda kalp krizinden ölmüştü. Ülkeyi dünya kupasına götürmek yardımcısına nasip olmuştu; bugün Sir ünvanı olan Alex Ferguson’a.

Bugün bakıldığında mezhep meselesi biraz çözülmüş gibi duruyor. En azından oyuncuların yeteneklerine bakılıyor transferler yapılırken, mezheplerine değil. Lakin Celtic’in Polonyalı kalecisi Artur Boruc’un Rangers maçında çıkardığı haç nedeniyle gördüğü sarı kart, aslında durumun yine de çözümsüz olduğunu gösteriyor. Birçok spor karşılaşmasında sıkça rastladığımız istavroz çıkarmak, duruma göre İskoçya’da sarı kart görme sebebi olabiliyor. Hatta bazı hallerde polis tarafından soruşturma bile başlatılıyor istavroz çıkaranlar hakkında.

Eskisi gibi olmasa da, tarih boyunca var olacak Celtic-Rangers rekabeti. Bundan 35 sene evvel oynanan ve 66 kişinin ezilerek can verdiği maçtan sonra ölenlerin ailelerine yardım için yaptıkları maç dışında hep savaşmış olan bu takımlar bakalım bir gün mezheplerinden arınabilecekler mi? Hayır, öyleyse renklerini bile değiştirmeleri gerekiyor. Olmadı elin Polonyalısı’nı haç çıkardı diye içeri almamaları gerekiyor.

Elbette, böylesine güçlü bir gerilime yaslanan Celtic-Rangers rekabetini ağzımız sulanarak izliyoruz yıllardır ama; futbolcunun mezhebinden çok yeteneğinin ve adamlığının dikkate alındığı yukarıdaki örneklerin birer istisna olmaktan çıkması da fena olmaz hani.

Eşekler Uçarsa

yollayan tutbenidüşmeden on Mayıs 25, 2007

Ne demiştik, sene 2001. O yıl, hiçbir İtalyan’ın beklemediği bir olay olmuş ve 19-22 yaşlarında oyunculardan kurulu bir “mahalle takımı”, dünyanın en pahalı ligi olarak kabul edilen “Serie A”ya yükselmişti!

Size Chievo’dan bahsediyorum. 1929′da bir pastane sahibi tarafından kurulan ve 1986′ya kadar da küçük bir pastane takımı olarak kalan Chievo Verona’dan…

http://kassiesa.com/uefaclubs/images/Chievo-Verona.png

1986′da İtalyan dördüncü ligi olan C2′ye yükselen bu mahalle takımı, Alberto Malesani adında pek kimsenin tanımadığı bir antrenör ile çalışmaya başlar. Malesani, 2.500 kişinin yaşadığı Chievo kasabasının takımını, “sokaktan toplanan” yetenekli gençlerle “Serie B”ye yani İtalyan İkinci ligine kadar taşır. Sokaktan toplanan gençlerle Chievo Verona takımı, önüne geleni devirmeye başlamıştır.

Verona kentinin bu fakir pastane takımının seyircisi de fazla değildir. Kendi evinde 1.500, deplasmanda ise 500 biletli “tifosi”si vardır. Aynı kentin birinci ligde oynayan zengin ve başarılı temsilcisi takımın maçlarında ise 45.000 kişilik stad tıkabasa dolmaktadır.

Chievo Verona’dan bahsedince, ezeli rakibi Hellas Verona’dan bahsetmemek olmaz. Her iki takım birbirinin antitezi gibidir: Hellas Verona zengin, Chievo Verona ise “alabildiğine” fakirdir. Hellas Verona yaşlı ama fiyatı ucuzlamış şöhretleri kadrosuna katarken, Chievo sokaktan yetenekleri gençleri toparlar. Taraftarlarda ise tam tersi söz konusudur: Gençler Hellas Verona’yı, yaşı 30′u geçenlerse Chievo’yu tutar. Dünyanın ilk taraftar organizasyonlarından biri olan “Brigate Gialloblu” (Sarılacivert tugaylar) bile ortadan bölünmüştür: Aşırı sağcı çoğunluk Hellas’ı tutarken, solcu azınlık Chievo yanlısıdır.

Dördüncü lige bile 57 yıl sonra çıkabilen Chievo Verona, Hellas taraftarları tarafından yıllarca çeşitli fıkralara konu edilir. Esprilerin en ünlüsü şudur: “Eşekler uçmaya başladığında ancak, Verona Chievo birinci lige çıkar!”

Peki, sonunda ne mi oldu?

Biliyorsunuz aslında: Eşekler kanatlandı… Hem “mecazi” hem de “gerçek” anlamda!

“Mahalle takımı” Chievo Verona, 2001 sezonunda birinci lige çıktığında takımın formasına “uçan eşek” sembolü konur, taraftarlarının adı ise “Mussi Volanti” yani “Uçan Eşekler”e çıkar! Tüm sezon boyunca deplasmanlarda tribünde kanatlı bir eşek heykeli dolaştırılır :)…

Uçan Eşekler, 2001-2002 adımını attıkları “Serie A”da efsanevi antrenörleri Luigi Del Neri ile önlerine geleni devirmeye devam ettiler, 26 hafta boyunca liderlik koltuğunu kimseye kaptırmayan Chievo Verona, prese dayanan ve göze hoş gelen futbolu ile tüm dünyadan kendine taraftar topladı. Gün geldi, fanatikliğiyle tanınan Milan taraftarları bile sahadaki kendi takımlarını bırakıp, canını dişine takarak oynayan rakip Chievo’yu desteklediler.

O gündür bu gündür Serie A’da Milan, Fiorentina, Juventus gibi devleri sık sık deviren Chievo Verona, milyon dolarlar olmadan da futbol oynanabileceğini dünyaya ispatlamaya devam ediyor.

Chievo bir sembol. Geçen yıl Brezilya’nın en fakir bölgelerinden biri olan Alto de Mateus’da evsiz ve yoksul gençler için bir futbol okulu ve “Chievo Brasil” takımını kuran “Uçan Eşekler”, 10 yıl sonra dünyanın en pahalı ligi olan Serie A’yı kazanmanın planlarını yapıyor. Üstelik milyon dolarlar saçarak değil, “sokak futbolu”ndan yeni Pele’ler çıkararak…

Chievo Verona’nın formasında hâlâ o ilk “pastane”nin yani Paluani’nin reklamı var. Paluani mi? Onlar artık İtalya’nın önemli ekmek üreticilerinden biri…

FORZALİVORNO RUHU

yollayan tutbenidüşmeden on Mayıs 19, 2007



Livorno’nu golcüsü Lucarelli, paranın egemenliğine ve ırkçılığa karşı yükselttiği sesiyle ezilenlerin umudu oldu

1975 yılında İtalya’nın liman kenti Livorno’nun yoksul Shangai mahallesinde liman işçisi bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Cristiano Lucarelli’nin çocukluk günlerinde aklında kalan en önemli şeyler, evin içinde top oynarken ev eşyalarına verdiği zarardan dolayı tavan arasında gizlenmiş toplar ve yoksulların umudu Che Guevera olma özlemiymiş. Bu özlemiyle ümit milli takımda oynarken attığı bir golden sonra Che baskılı tişörtünü gösterdiği için uyarı almış ve bir daha milli takıma çağrılmamış. Lucarelli bu olaydan sonra tepkisini, “doğuştan komünistim” diyerek ortaya koydu.
12 yaşından beri Livorno tribünlerinin gediklisi olan ve Livorno’nun altyapısında oynayan Lucarelli 92-93 yılında profesyonel olarak Cuoiopelli’de başlayan futbol yaşamını Perugia, Atalanta, Valencia, Lecce ve Torino’da sürdürdü. Torino’da cezalı olduğu haftalar Livorno tribünlerindeki yerini ve taraftar topluluğu Otonom Tugayları’nı yalnız bırakmayan Lucarelli, 2003 yılında Seri A ve Torino’yu bırakıp 100 bin euro aşağısına, “milyonunuz sizde kalsın” diyerek Seri B’ye çocukluk aşkı, kolunda armasını taşıdığı Livorno’ya transfer oldu ve Otonom Tugayları’nın kuruluş yılını gösteren 99 numaralı formasına kavuştu.
Lucarelli, 2004’te 55 yıl sonra Livorno’nun Seri A’ya çıkmasında da önemli bir rol oynadı. Livorno taraftarlarının şampiyon olduktan sonra gara astıkları “Slvio geliyoruz” pankartına Lucarelli, “En sevmediğim takım Milan, en sevmediğim kişi ise Berlusconi (neo-faşist Milan başkanı ve İtalyan başbakanı)dir” diyerek destek verdi.
‘Para önemli değil’
Küba’da engelliler hastanesi açma projesi olan Lucarelli için, Che’nin kızı Aleida “Che, Cristiano’yu tanısaydı onunla gurur duyardı” diye konuşuyor. Bu arada Livorno ile Küba’nın Havana’da maç yapması için çalışmalar ise sürüyor.
Geçen yıl 15. haftada Livorno ile Lazio arasında oynanan maçta, Lazio durumu
1-1’e getirince, faşistliğini ve Musollini’ye hayranlığını her yerde dile getiren Di Canio’nun verdiği nazi selamına, Lucarelli, Livorno’yu 2-1 öne geçirince, sol yumruğunu sıkarak yanıt verince, bu iki futbolcu da ceza kuruluna sevk edildiler. İtalya Futbol Federasyonu Di Canio’ya 3 maç, Lucarelli’ye ise 6 maç ceza vererek futbola siyaseti bulaştırmadığını gösterdi!..
Lucarelli, “Geçen yıl Seri A’da bizden başka dört takımın taraftarı Che Guevera pankartı açtı. Bu takımlar Modena, Ancona, Empoli, Perugia . Belki tesadüf ama bu dört takım da küme düştü” diyerek Berlusconi’nin çalışanı gözüyle bakılan federasyon başkanı Galliani’ye iyi dileklerini göstermekten de geri durmadı.
Bu yıl Zenit Petesburg’un 3 milyon dolarlık süper transfer teklifini kabul etmeyen Lucarelli, paranın hiçbir zaman hayatındaki en önemli faktör olmadığını belirtiyor.
Irkçılığa karşı ders veriyor
Lucarelli’nin ailesi hala Livorno’da sıradan bir semtte yaşıyor. Lucarelli’nin futboldan yıllık kazancı yaklaşık 600 bin euro. Bu, Shevchenko’nun kazancının yaklaşık 15’te 1’i. Oysa Lucarelli, 2004-2005 sezonunda 29 golle gol kralı olup Shevchenko’yu geride bırakmıştı. Lazio maçından sonra tutuklanan taraftarları otobüs kiralayarak Livorno’ya getiren Lucarelli, şimdi boş zamanlarında Livorno’da okullarda futbol konusunda ve futboldaki ırkçılığa karşı dersler veriyor.
“Livorno herhangi bir takım değildir. İtalyan futbolunu kurtaracak güçlerden biridir” demesinden sonra İtalyan futbolunda Milan, Juventus ve Lazio’nun adlarının karıştığı şike ve hakem skandalı patlayınca, Lucarelli’nin bu kulüplere yönelik nefretinde ne kadar haklı olduğu ortaya çıktı.

RİNO DELLA NEGRA

yollayan tutbenidüşmeden on Mayıs 06, 2007

futbol güzeldir ama futbol oynanabilecek özgür bir ülke daha güzeldir!

21 şubat 1944 yılında Paris - Mont Valerien’de nazi işgal güçleri 22 kişiyi idam etti. Kimisi Romanyalı, kimisi Polonyalı, kimisi Macar, kimisi Ermeni, kimisi İtalyandı; aralarından üçü ise Fransızdı. İdamlarından hemen önce çekilmiş bir fotoğraftan akılda kalan görüntü, o mevsimde Paris gibi bir şehrin bile soğuk olabileceğiydi, çünkü içlerinden 18 yaşındaki Macar işçi Tomas Elek, ölümden önceki son dakikalarında ısınmak için ellerini oğuşturmaktaydı.

İdam edilen 22 kişi, Missak Manouchian isimli Adıyaman doğumlu Ermeni işçinin liderlik ettiği bir direniş grubuydu. Doğmadıkları ama artık yurt edindikleri bu toprakların istila edilmesine göz yummamışlardı Üç Fransız’ın dışında hepsi göçmen işçilerdi ve “işçi sınıfının vatanı olmaz” sözünün farklı bir yorumuyla, “her yer işçi sınıfının vatanıdır” diyerek faşizmin Fransa’yı istilasına karşı ölümü göze almayı kendilerine görev bildiler.

http://www.allezredstar.com/images/dellan01.jpg
Nazilerin ikmal yollarına, Paris- Reims tren yoluna sabotaj yaptılar, Naziler için üretim yapan imalathaneleri tahrip ettiler. Ama daha da gözkorkutucu olanını yapıp, Paris’ten sorumlu SS Generali Julius Richter’i Eylül 1943’te kaçırıp temizlediler
İdam edilenlerden 21 yaşında bir İtalyan genç ailesine şu satırları yazdı ölüme gitmeden az önce :
“Dear parents:
These two lines to tell you that I've been condemned to a severe penalty. I very much regret not having told you what I did, but it had to be so. Pretend that I was at the front, and be as courageous as me.
Little father and little mother, you have always been paradise for me .. I kiss all of Argenteuil from the beginning to the end.
Your dear son who loves you till the last minute of his life.”

Annesinin ve babasının ona sunduğu cennete veda eden ve şükranlarını sunan bu gencin ismi Rino Della Negra idi. 1923 yılında Fransa’da, Pas de Calais / Vimy’de İtalyan bir anne babanın oğlu olarak doğmuş, daha sonra 1926’da ailecek Paris’in kuzey batısına, Seine nehrine sırtını veren Argenteuil’e taşınmışlardı.

Peki futbol üzerine bir fanzinin sayfalarında bahsedilecek ne özelliği var bu İtalyan gencin?

Fazlasıyla var, çünkü Rino Della Negra, sadece nazi işgaline karşı hayatını ortaya koyan bir aktivist değildi, aynı zamanda işgal öncesinde profesyonel bir futbolcuydu. Argenteuil’de başlayan futbol aşkı, 19 yaşından itibaren Saint Ouen bölgesinin takımı Paris Red Star’da devam etmişti. Bugün bir çoğumuzun adını bile duymadığı bu takım, kuruluş tarihi olan 1897 ile futbol tarihinin en eski kulüplerinden biridir.
Kurucusu ise Dünya Kupası’nın fikir babası ve ilk organizatörü Jules Rimet’dir. Yani denebilir ki Monet’den Delacroix’ya, bir çok ressamın ilham kaynağı olan Argenteuil banliyösü, futbol dünyasına da antifaşist bir futbolcu hediye etmiştir.

Paris Red Star, kadrosuna katılan bu genç İtalyan ile, 1942 tarihindeki son Fransa kupasını kazandı. Leon Feonkinos kaptanlığındaki o kadronun zaferinden sonra, en son 1946 yılında kupa finali oynadılar, ancak kaybettiler.
http://www.marxists.org/history/france/resistance/manouchian/affiche_rouge_grde.jpg
1992-2001 yılları arasında son profesyonel dönemini yaşayan takım, şu anda 2. amatör ligde.
Biz ise genç İtalyan’ın hayat izini sürmeye devam edelim. Della Negra’nın başarılı futbol hayatı, yaşadığı ülkenin, ari ırkın zaferi ve bin yıllık imparatorluğun hayalleri kuran işgalcilerce istila edilmesiyle son bulur. Ailesi zaten Mussolini muhalifi olduğu için Fransa’ya göçmüş olan genç işçi, Zorunlu Çalışma Servisi (Service du travail obligatoire) tarafından Almanya’ya zorunlu çalışma için çağrılır. Onun için artık, direniş saflarına katılmaktan başka yol yoktur. Başta da bahsedildiği gibi, Missak Manouchian isimli Ermeni bir işçi-şairin yönetimindeki gruba katılır. Bu göçmen işçi birliğinin askeri anlamda başarılı eylemlerinden kısmen bahsettik, ama genel olarak söylemek gerekirse grup yakalanıncaya kadar düşmanına 230 kayıtlı saldırıda bulunmuş, bu saldırılarda Nazilere 150 kayıp ve 600 yaralı verdirmiştir.

Grubun, Rino Della Negra’nın da aralarında bulunduğu 23 üyesi, kasım 1943’te yakalanmış, göstermelik bir yargılamadan sonra idam cezasına çarptırılmışlar.

Onlardan geriye kalan son görüntü, grubun sekiz üyesinin 21 şubat 1944’te siyah beyaz bir fotoğrafın daha da solgun gösterdiği bir duvarın önünde kurşuna dizilmeyi beklerken çekilmiş vakur duruşları. Bu son fotoğrafta Rino Della Negra görünmüyor, sırasını beklerken belki anne babasını, belki varlığından habersiz olduğumuz bir sevgilisini, belki de….. kazandığı o son kupayı düşünüyordu, kim bilir?

Şimdi hepsi, insanlık tarihinin altın sayfalarında ismi unutulmaması gereken kahramanlar olarak yerlerini aldılar. Fakat Rino Della Negra’nın biraz daha özel bir dünyadan, futbol sahalarından da sevenleri vardı. Nitekim Paris Red Star kulübü - ki artık Red Star FC 93’tür adı – eski oyuncusuna olan vefa borcunu unutmadı. 1942 yılının Fransa Kupa Şampiyonu kadrosunun 11 numaralı oyuncusu için 22 şubat 2004’te, yani ölümünün 60. yıldönümünde, kulübün maçlarını oynadığı stade Bauer’de, l'ASO Arménienne takımı ile bir dostluk maçı yapıldı.

Ondan geriye kalan, futbolu yaşamı sevdiği kadar seven, ama insanlığı savunma sorumluluğunu, tüm kişisel geleceğinin önüne koyan bir 11 numaranın hikayesidir.
bandiera rossa

St. Pauli

yollayan tutbenidüşmeden on Nisan 13, 2007

viva_stpauli-785693.jpg

St. Pauli nasıl anlatılır ki? Önce takıma adını veren Sankt Pauli kasabasından başlayalım. Amsterdam’dan sonra Avrupa’nın en büyük ikinci "kerhane cenneti" olan Sankt Pauli, sırtını büyük bir ölçüde sex endüstrisine dayayan bir semttir. Anlatanların yalancısıyız, Avrupa’nın en önemli şişme kadın, yapay penis üretim merkezi de buradadır…

27.000 nüfuslu bir şirin kasabanın "fuhuş sektörü" ile olan ortak geçmişi, 1600′lere kadar uzanıyor. 1600′lerde veba gibi bulaşıcı hastalıkları yakalananları kentlerden uzak tutmak için Hamburg’un hemen dışında kurulan kasaba, "yanlış yer seçimi"nin kurbanı olur. Neden mi? Almanya’nın en önemli liman kenti Hamburg’un yanıbaşındaki bu kasaba; bel soğukluğu, frengi gibi zührevi hastalıklara yakalanmış fahişeleriyle, aylarca kadın yüzü görmemiş denizcileri kendine bir mıknatıs gibi çekmeye başlar da ondan! Bulaşıcı hastalıklara yakalananları toplumdan uzak tutmak için kurulan bu kasaba, istemeden de olsa bölgenin en önemli "turistik merkezi" haline gelir :)…

Çarpık "burjuva ahlakı" geçtiğimiz yüzyılın ortalarına kadar Sankt Pauli’ye ne hizmet götürür ne de yeni işyerleri açtırtır. Sırtını fuhuş endüstrisine vermek zorunda kalan bu kasaba, geri bırakılmışlığın ve itilmişliğin de eklemlenmesiyle, 400 yıl içinde Avrupa’nın "en anarşist" yerleşim merkezine dönüşmüş. Seçimlerde "en kızılından" komünist adayın karşısına eşcinsel listeden rakibin çıkıp da, seçimleri eşcinsellerin kazandığı bir mahalle hayal edin! İşte, orası Sankt Pauli’dir…

Şimdi mahalle bu kadar renkli olunca, futbol takımı ve taraftarları da epey matrak oluyor. Şimdilerde üçüncü ligde oynayan bu takımın taraftarlarının skor tabelasına falan baktığı yoktur, her daim neşeli ve gürültücüdürler. Öyle bildiğiniz türden bir taraftar da değildir bu. "Dünyanın en sıkı anarşist takımı" olarak kabul edilen St. Pauli’nin tribünlerinde kızıl-siyah bayraklar, orak-çekiçli pankartlar, kuru kafalı korsan flamalarının yanı sıra rakip tribünlere doğru "mebzul miktarda" şişme kadın ve yapay penisler sallanır!

Her yönüyle âlem bir takımdır St. Pauli… Geçtiğimiz yıllarda St. Pauli’nin "birinci kalecisi" Latin Amerikalı gerillalara katılmak için takımdan ayrılmış, bir yıl sonra geri döndüğünde "hiçbir şey olmamış gibi" kaleyi devralmıştı! Takım her yıl kamp için -kalabalık bir taraftar grubuyla- Küba’ya gider, antremanlarına kimi zaman Maradona kimi zaman "Fidel" falan misafir olur :)…

St. Pauli’nin ayırt edici özelliklerinden birisi de, "anti-faşist" bir karaktere sahip olmasıdır. Hitler döneminde pek çok taraftarının kurşuna dizildiği takım, Alman liglerinin kadrosunda en çok "göçmen" bulunduran ekibidir aynı zamanda. Bugün Fenerbahçe’de oynayan Deniz Barış, üç büyükleri geçen yıl peşinden koşturan Uğur İnceman gibi pek çok Almanya kökenli futbolcu aslında St. Pauli çıkışlıdır. Peki, size bu takımın "sadece altyapısında" 84 Türk oyuncu bulunduğunu söylesek?

Alman neo-nazilerin içinde Türklerin yaşadığı bir apartmanı ateşe verdiği Solingen Faciası’ndan sonra St. Pauli takımı sahaya dev bir pankartla çıkar. Bu Türkçe pankartta tam olarak şu yazmaktadır: "Faşistleri s.ktir edin, biz hepimiz kardeşiz…"

Dünyanın dört bir yanında taraftarları bulunan, bir araştırmaya göre de tam 11 milyon Alman’ın gönlündeki ikinci takım olan St. Pauli, "sadece futbol" değildir. Sıkı bir St. Pauli taraftarı olan Tanıl Bora’nın "ağır dergi" Birikim’e yazdığı şekliyle söylemek gerekirse, "St. Pauli kendine mahsus bir külttür. Taraftarlarının kararlı anti-faşist tavrı, her partiden daha güvenilirdir. Millerntor tribünündeki -skordan bağımsız- neşeli hayat ve coşkulu destek, dillere destandır. 1910 doğumlu kulübü kült yapan, müthiş başarıları değil, futbolu sevme ve ‘yorumlama’ biçimiyle oluşturduğu bu kendine özgü kültürüdür…"

Türkiye’deyse futbol takımlarının hepsi birbirine benzer. Birkaç küçük ayrıntı dışında, takımlarımız aslında birbirinin karbon kağıdıdır… "Acaba" diye sorarım kendime sık sık, "Yeşil sahalarımızda ne zaman farklı bir takım göreceğiz? Solcu falan da olmasına gerek yok; farklı olanı kucaklayan, içinde ‘öteki kültürlere’ yer veren takımlarımız olur mu bir gün?"

Belki de biz Türkler "birbirimizi taklit ediyoruz"dur. Ne dersiniz?