bilgi belge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilgi belge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kütüphaneler ve düşünce özgürlüğü

yollayan tutbenidüşmeden on Eylül 20, 2007

Kütüphaneler ve düşünce özgürlüğü konulu IFLA bildirisi

Bu bildiri IFLA/FAIFE tarafından hazırlandı ve 25 MART 1999 da Hollanda'nın Haag kentinde IFLA Yönetim Kurulu tarafından kabul edildi.




IFLA (Uluslararası Kütüphaneler Birliği), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirisinde belirtildiği biçimiyle düşünce özgürlüğünü destekler, savunur ve onu geliştirmek için çalışır.

IFLA insanların haber alma, düşünce üretme ve görüşlerini açıklama özgürlüklerinin, onların temel hakları olduğunu kabul eder.

IFLA bilme hakkı ve ifade özgürlüğünün aynı ilkenin iki cephesi olduğuna inanır. Bilme hakkı, düşünce ve inanç özgürlüğünün bir gereği, düşünce ve ifade özgürlüğü ise özgürce haber alabilme hakkının vazgeçilmez şartıdır.

IFLA düşünce özgürlüğüne saygının, kütüphanecilik ve iletişim mesleklerinde merkezi bir konumu olduğunu savlar.

IFLA bu nedenle kütüphaneler ve kütüphane görevlilerini düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, engelsiz haberleşme özgürlüğü ilkelerinde ısrarcı olmaya ve kütüphane kullanıcılarının mahremiyetine saygılı olmaya davet eder.

IFLA üyelerini görevleri sırasında bu ilkeleri hayata geçirmeye davet eder. Bu bağlamda;

  • Kütüphaneler bilgi, düşünce ve yaratıcılığa geçit verirler. Bilgi, düşünce ve kültüre giriş kapısı görevini üstlenirler.
  • Kütüphaneler bıreyler ve gruplara yaşamboyu öğrenim, bağımsız karar alma ve kültürel gelişim için temel destek sağlar.
  • Kütüphaneler, düşünce özgürlüğünün korunması ve geliştirilmesine katkıda bulunurlar ve de temel demokratik değerler ile yurttaşlık haklarının savunucusudurlar.
  • Kütüphaneler haber alma ve görüşleri açıklama hakkını kolaylaştırıp, garanti altına alma sorumluluğunu üstlenir. Bu yüzden kütüphaneler, toplumun çok sesliliğini yansıtan geniş bir yelpazede, sunulan ürünleri almalı ve kullanıcıya ulaştırmalıdır.
  • Kütüphaneler, seçilen ürünlerin ve verilen hizmetin politik, ahlaki ve dini değerlendirmeler değil, fakat mesleki değerlendirmeler sonucu sağlanmasını güvence altına alır.
  • Kütüphaneler, olası sansüre göğüs gererek gerekli ürünleri özgürce satın alır, düzenler ve hizmete sunar.
  • Kütüphaneler var olan hizmet, ürün ve olanakları hiç bir ayırım gözetmeden kullanıcıya sunar. Irk, inanç, cinsiyet, yaş ve benzeri hiç bir ayırımcılığa izin vermez.
  • Kütüphane kullanıcısının mahremiyeti kesinlikle korunur. Kütüphaneciler ve diğer kütüphane görevlileri kullanıcının kimliğini ve yararlandığı ürünleri, üçüncü kişilere kesinlikle bildirmezler.
  • Kamu kuruluşları tarafından finanse edilen, kamuya açık kütüphaneler de düşünce özgürlüğü kurallarına uymakla yükümlüdürler.
  • Bu türden kütüphanelerdeki görevliler de tüm bu kurallara uymakla yükümlüdürler.
  • Kütüphaneciler ve diğer kütüphane görevlileri, hem işverene hem de kullanıcıya karşı sorumludurlar. Bu sorumlulukların çatışması durumunda, kullanıcıya karşı olan sorumluluk önceliklidir.

VİZONTELE TUUBA

yollayan tutbenidüşmeden on Eylül 06, 2007

''VİZONTELE TUUBA'' KÜTÜPHANE HAFTASI'NDA... SON FİLMİNDE BİR KASABADA KÜTÜPHANE KURMA ÇABALARINI İŞLEYEN YILMAZ ERDOĞAN, KÜTÜPHANECİLERE FİLMİNİ ANLATTI:

-''ŞAHANE KÜTÜPHANELER VAR, KİMSE GELMİYOR. VERİN ÇOCUKLARIMIZIN ELİNE BOYALARI, DUVARLARI RENGARENK BOYASINLAR''

-''BAZILARI BOŞ VAKTİNDE KİTAP OKUYORMUŞ. BEN BOŞ VAKİTTE OKUNMAK İSTEMİYORUM. SANIYORUM BALZAC HİÇ İSTEMEZ''

-''KİTAP ÇIKARMIYORUM. ÇÜNKÜ HIRSIZLARIN ENDÜSTRİSİNİ KALKINDIRMAK İÇİN ÇALIŞMIYORUM BEN...'' (FOTOĞRAFLI) ANKARA (A.A) - 30.03.2004 - Sürgün edildiği kasabada kütüphane kuran ve ''televizyonlu kütüphanesinde'' okuma bilincini aşılayan Güner Sernikli'nin öyküsünü işleyen ''Vizontele Tuuba'' filmi, Kütüphane Haftası'nın konuğu oldu. Filmin yaratıcısı Yılmaz Erdoğan ile başrol oyuncularından Demet Akbağ, yurdun dört bir yanından başkente gelen kütüphanecilere ''Vizontele Tuuba''yı anlattı. Erdoğan, Milli Kütüphane'de düzenlenen 40. Kütüphane Haftası kapsamındaki söyleşiye 15 dakika geç gelince salondakiler tepki gösterdi. Mikrofonun başına gelir gelmez esprileriyle kütüphanecilerin gönlünü alan Erdoğan, sözlerine, ''Bu kütüphane işinden ne olur, kütüphane kimin ilgisini çeker dediler. Ben de filmi onun için yaptım'' diyerek başladı. Kütüphanelerin genelde ''soğuk, gıcık mekanlar'' gibi görüldüğünü ifade eden Erdoğan, ''Buralarda sanki Moby Dick, Cervantes yok. Ben zaten yokum. Şahane kütüphaneler var, kimse gelmiyor. Peki niye buraları hayallerin başkenti yapmıyoruz. Verin çocuklarımızın eline boyaları, duvarlara resim yapsınlar. Yoksa olmuyor, olmayacak, kimse gelmeyecek'' dedi. Neden kitap okumak gerektiğini insanlara anlatmak gerektiğini belirten Erdoğan, kitap okuyanla okumayanın farkını da, ''Kitap okuyan da aşık olur, okumayan da. Kitap okuyan da ölür ölmeyen de... Ama kitap okuyan bunları daha kaliteli yapar'' sözleriyle özetledi. Rahatsızlığı nedeniyle söyleşiye zaman zaman iştirak eden Akbağ da burada söze girerek, ''Bilgisayar dediler, çoğumuz saatlerce başından kalkmadık. Ama gece okunan 20-30 sayfa kitabın yerini tutamadı'' dedi. -''MATAH BİR ŞEY OLSAYDI''...- Film için bir kütüphane oluşturduklarını, ancak çekimler bittikten sonra kasaba halkının burayı kullanmak istemediğini belirten Yılmaz Erdoğan, ''Kütüphane matah bir şey olsa sürdürürlerdi. Yaptık alsana...Sürdürmeleri lazımdı, sürdürmediler'' dedi. Okuma bilincini aşılamanın yolunun ''Ya bu millet bilmiyor diyeceğiz ya da zorlayacağız'' demekten geçtiğini anlatan Erdoğan, salondaki kütüphanecilere de, ''Evet kimse kütüphaneye gitmiyor, kitap okunmuyor, maaşınız kötü. Ama, Deli Emin televizyon götürdü, siz de götürün bir şeyler. Gidin köy meydanında yüksek sesle kitap okuyun. Duysun halkım'' sözleriyle seslendi. Boş zamanlarında kitap okuyanlara çok kızdığını dile getiren sanatçı, tepkisini, ''Bazıları boş vaktinde kitap okuyormuş. Ben boş vakitte okunmak istemiyorum. Sanıyorum Balzac hiç istemez. Bir de vakit bulamayanlar var. Arkadaş atom fiziğiyle uğraşıyor ya'' diye aktardı. Filmin biletlerinin başlatılan bir kampanyayla 2 Nisan'dan itibaren 1 hafta süreyle sadece 2 milyon liradan satılacağını belirten Erdoğan, ''Ama ben öğrencileri bilirim. Paramız yok dersiniz, kantinde 15 milyonluk çay içersiniz, sigarayı saymıyorum bile... Şimdi gelin izleyin bakalım filmi'' diye konuştu. Salondaki konuklardan birinin, ''Niye kitap yazmıyorsun'' demesi üzerine de Erdoğan, ''Kim demiş kardeşim?'' karşılığını verdi. Korsan kitap basanlara sinirlendiği için yazdıklarını yayınlamadığını anlatan Erdoğan, ''Ben hırsızların endüstrisini kalkındırmak için kitap yazmam. Bakalım şu yasa uygulanıyor mu ona bakacağız. Yoksa ben yazdıklarımı internete veririm, oradan okur insanlar'' dedi. Erdoğan ve Akbağ'a daha sonra filmlerinde kütüphanecilerin sorunlarını yansıttıkları için birer plaket sunuldu.

Dünyadan Kütüphane Manzaraları

yollayan tutbenidüşmeden on

BNF PARIS



BIBLIOTECA DE LA REAL ACADEMIA DE LA LENGUA MADRID



KUPFERSITCH-KABINETT DRESDEN



BRITISH LIBRARY LONDON



REAL GABINETE PORTUGUES DE LEITURA RIO DE JANEIRO



CONWAY LIBRARY LONDON



STRAHOVSKA KNIHOVNA PRAHA



RIJKMUSEUM AMSTERDAM



WITT LIBRARY LONDON



STIFTSBIBLIOTHEK ST. GALLEN



HANDELINGENKAMER TWEEDE KAMER DER STATEN-GENERAAL DEN HAAG



KUPFERSTICH-KABINETT DRESDEN



STIFTSBIBLIOTHEK KLOSTERNEUBURG



TRINITY COLLEGE LIBRARY DUBLIN

LUDİNGİRRA

yollayan tutbenidüşmeden on Ağustos 29, 2007

Sümerli Ludingirra

http://www.komunarca.org/img/c3.jpg

ibrahim Zengül

Geçmişe dönük bilimkurgu olarak adlandırılan bu kitap insanı tarihin derinliklerinde bir yolculuğa çıkarıyor. 23 tablete yazılmış bu eser Sümerliler döneminde bir şair, yazar ve öğretmen olan Ludingirra’nın hayatını anlatır. Aslında yaşamını anlatırken bize o dönem hakkında çok sayıda bilgiler verir.

Sümerlilerin Akad himayesi altına girmesi ile kendi milletinin kültürel olarak yok olmasına göz yumamayan Ludingirra yaşam öyküsünü anlatıp kendinden sonra gelecekleri bilgilendirmek istemiştir. Arkalarında bıraktıkları binlerce belge sayesinde onları halen tanıyoruz.

Bu amaçlarla eserini yazan Ludingirra (eserinin bitip bitmediği kesin değildir) Sümer devletinin her konuda çevre uygarlıklara göre ne kadar gelişmiş bir yapıda olduğunu gözler önüne sermiş. Doğup büyüdüğü şehir olan Nippur’dan, tapınaklarından, yollarından, akarsularından, ailesinden, acılarından, öğretmenlik ve öğrencilik yıllarından, ulusunun destanlarından, bayramlarından, şiirlerinden, masallarından, atasözlerinden, şarkılarından, savaşlarından bahsetmiştir. Adalet, temizlik, saygı ve sevgi gibi kavramların o döneme göre çağının ilerisinde olduğunu söylemek abartı olmaz. Gerçekten de şimdi bile insanı şaşırtan derece olduğunu söyleyebiliriz. Örnek verecek olursak evlerine girerken mutlaka ayaklarını yıkamaları, Ludingirra’nın bir insan öldürülünce çok şaşırması, anneye duyulan sevgi, kız babasının başlık parası istemesi ilkel görmeleri vb. (bunun yanında kölelik sisteminin görülmesi biraz çelişkili) Aslında bunlar çok normal gelebilir ama bundan 4000 yıl öncesinde olanlar bunlar. Ulusunun öykülerini yazarken gerek eski krallarının gerekse Tanrılarının hakkındaki yazılan veya daha çok duyulan hikayelere ve inanışlarda mantığın el vermediği şeyleri eleştirebilmiş. O dönemde görülen düşünce özgürlüğünün ne denli gelişmiş bir yapıda olduğu da gözden kaçmamaktadır.

Ludingirra’nın öğretmenlik yıllarında Akad dilini Sümerli çocuklara öğretmek zorunda idi. Bu onun için oldukça zor olmuştur. Kendi dilini yok etmeye yönelik bir politika olduğunu bildiği için bu. Babası Nanna ise Akadca bildiği halde evde konuşmaz ve konuşturmaz bu dili.

Ludingirra’nın yaşadığı yer aslında onun bu yapıtı oluşturmasında önemli rol oynar. Ludingirra okumayı sevdiğini ve bunları anlatmaktan zevk duyduğunu dile getirir. Bilginlerin ve okumuşların bir arada bulunduğu bir mahallede otururlar. Babası Nanna her türlü sözleşmeleri hazırlayıp yazma işini yapar. Ve bunları saklar. Bunlar son derece önemlidir. Örneğin yazılı hukuk kuralları olan bu devlette her şey yazılı bir belge ile kanıtlanırsa geçerli imiş.

Yazdıkların saklama bir geleneğe dönüşmüştür. Özellikle işgal altında iken. Çünkü her savaş çıktığında düşman ilk önce saraylarda ve tapınaklarda bulunan tabletleri kırarmış. Amaçladıkları ise işgal altındaki halkın geçmişlerini unutup benliklerini yitirmeleriymiş. Ve bunu önlemek içindir belki de Sümerliler belgelerinin kopyalarını kentlerdeki başka kitaplıklara göndermişler.

Aslında Ludingirra amacına ulaşmıştır. Kendinden sonraki gençlere daha sonra da gelecek kuşaklara bu durumu anlatmak, kendilerini anlatmak istemiştir. Ve başarmıştır da. Annesine yazdığı şiir bile ölümünden sonraki 500 boyunca kopyalanarak farklı devletlerde ders konusu olarak okutulmuştur. Ve biz şimdi böyle bir medeniyeti daha yakından tanıyoruz.

Meslektaşı Kubaba Ludingirra ile sohbeti içinde söylediği bu tümceler onları ve Sümer Uygarlığını daha yakından tanımak için iyi bir olanak teşkil eder; ‘’Bilirsin bizim için en değerli olan bilgi. Onu bulduğumuzda mutluluğumuza son yoktur’’ .

Tarihin ilk ilaç formülleri kitabı

yollayan tutbenidüşmeden on Ağustos 27, 2007


İ.Ö üçüncü bin yılın sonlarına doğru yaşamış olan isimsiz bir Sümerli hekim, meslektaşları ve öğrencileri için en değerli tıbbi reçetelerini bir araya getirip kaydetmeye karar verdi. Islak topraktan 16 cm uzunluğunda 9,5 cm genişliğinde bir tablet hazırladı, kamış kalemin ucunu eğik biçimde yonttu ve zamanın yazısıyla gözde ilaçlarının bir düzinesini tablete kaydetti. İnsanlığını bilinen en eski tıp "el kitabı" olan bu belge, bir Amerikan kazı ekibince ortaya çıkarılıp Philadelphia Üniversite Müzesi'ne götürülünceye değin dört bin yılı aşkın süre Nippur kalıntıları altında gömülü kalmıştır.
Bu tabletin varlığını, Üniversite Müzesi'nin Babil Bölümünde benden önce çalışmış olan Dr. Leon Legrain'in bir yayınından öğrendim; Üniversite Müzesi'nin 1940 Bülteni'inde "Nippur'da Eski Eczacılık" başlığıyla çıkan makalede, metnin bir kısım içeriğini büyük bir cesaretle çevirme girişiminde bulunmuştu. Ancak bunun tek başına çivi yazısı uzmanını aşan bir iş olduğu açıktı. Yazıt öyle teknik ve özel terimlerle yazılmıştı ki, bir bilim tarihçisinin, özellikle kimya alanında eğitim görmüş birinin işbirliğini gerektiriyordu. Üniversite müzesi tablet bölümünün başına geçtikten sonra, özlemle, sıkı sık bu tıp tabletinin bulunduğu dolaba gider ve incelemek üzere masama getirirdim. Birçok defalar çevirisini yapmaya uğraştım. Neyse ki sonuna kadar dayandım. Uygun anı kollayarak, onu defalarca yerine götürdüm.


1953 baharının bir cumartesi sabahında, genç b ir adam büroma gelip kendisini tanıttı; ismi Martin Levey'di ve Philadelphialı bir kimyagerdi. Bilim tarihi üzerine doktora yapmıştı ve müze koleksiyonunda bilim ve teknoloji tarihi açısından yardımcı olabileceği bir tablet olup olmadığını soruyordu. Beklediğim fırsat kapıma gelmişti! Tableti dolabından bir kez daha çıkardım; ama en azından bu defa geçici bir çevirisi yapılana değin yerine kaldırılmadı. Levey ile birlikte haftalarca içeriği üstüne çalıştık. Bu kendimi öncelikle Sümer göstergelerinin okunmasına ve dilbilgisel yapıların çözülmesine vermiştim. İnsanlığın ilk ilaç formülleri kitapçığının okunabilir kısımlarını, kadim devrilerdeki kimyasal ve teknolojik süreçleri anlaması ve bilgisiyle yaşama döndürün kişi Martin Levey'dir.
Bu kadim belgeden öğrendiğimize, çağdaş meslektaşları gibi Sümerli hekim de ilaçlarının ana maddelerini bitkisel, hayvansal ve maddesel kaynaklardan sağlıyordu. Gözde mineralleri Sodyumklorid (tuz) ve potasyumnitrattı (güherçile). Hayvansal maddelerden, süt, yılan derisi, kaplumbağa kabuğu kullanıyordu. Ancak ilaçların çuğunun kaynağı bitkiler dünyasıydı; hıyarşember, mersin, şeytantersi, kekik gibi bitkiler; söğüt, armut, köknar, incir ve hurma gibi ağaçlar. İlaçlar bitkinin tohumundan, kökünden, dalından, kabuğundan yada zamkından hazırlanmıştı ve günümüzde olduğu gibi katı yada toz halde saklanmış olmalılar.
Hekimimiz dıştan sürmek için hem merhem hem süzülmüş sıvılar, içmek içinde sıvı ilaçlar öneriyordu. Genel olarak merhem bileşikleri, bir yada daha çok otun dövülmesiyle elde edilen toza "kuşumma" şaraba katılması ve karışama reçine ve sedir ağacı yağı dökülmesiyle hazırlanıyordu. Irmak çamurunun dövülmesiyle hazırlanan bir diğer ilaçta ise elde edilen toz su ve balla yoğruluyor ve karışımın üzerine reçine yerine "deniz" yağı dökülüyordu.
Süzme yöntemiyle hazırlanan ilaç reçeteleri daha karmaşıktı ve bunların peşinden de bir kullanım kılavuzu geliyor. Bunlardan üçü için (Sümerce metin oldukça açıktır) kaynatma yöntemi kullanılmış. İstenen özleri çıkarmak için, karışım suda kaynatılıyor ve olasılıkla daha fazla öz elde etmek için alkali ve tuz ekleniyordu. Reçetelerden hiçbirinde değinilmemiş olmasına, organik maddeleri ayırmak için sulu eriyiğin süzgeçten geçirildiğinde kuşku yoktur. Sonra da süzülen sıvının gövdenin ağrıyan serpilmesi yada o bölgenin yıkanmasıyla tedavi gerçekleştiriliyordu. Ardından yağ sürülüyor ve bir yada daha fazla ot konuluyordu.


İçilecek ilaçlara gelince; hasta açısından bunların içimini kolaylaştırmak için çoğunlukla kullanılan araç biraydı. Çeşitli otlar toz haline getirildikten sonra bira içinde eritilip hastaya içiriliyordu. Buna karşın, bir tarifte biranın yanı sıra sütünde, ne olduğu anlaşılmaya "ırmak" (?) içirilmesi için kullanılmış gibi görünüyor.
Bu tek tabletten bile İ.Ö. üçüncü bin yıldan kalma, şimdiye değin çıkarılmış tek tıbbi metin-Sümer'de eczacılık biliminin kayda değer ilerleme yaptığı açıktır. Tablet oldukça incelikli kimyasal işlemler ve süreçlerle ilgili, dolaylı da olsa, derin bir bilgi birikimi sunar. Örneğin; bir kaç reçetede otların toz haline getirilmeden önce "arıtılma"sı gibi çeşitli kimyasal işlemler gerektiren bir şama önerilir. Bir diğer örnek; reçetelerden birinde ilaç maddesi olarak kullanılan toz haline getirilmiş alkali, büyük olasılıkla soda bakımından zengin Kazayağıgiller ailesinden bitkilerden birinin (büyük olasılıkla Salicornia fruticosa) bir çukurda yıkılmasıyla elde edilmiş alkali külüdür. Bu biçimde üretilen sodalı kül İ.Ö. yedinci yüzyılda ve Orta Çağ'da cam yapımında kullanılmıştır. Kimyasal açıdan ilginç olan, tabletimizde çok fazla miktarda bitkisel yağ içeren özlerle ilgili alkali kullanımını iki reçete oluşudur, böylece dıştan kullanım için sabun üretilmektedir.


Sümerli hekimimizce önerilen bir diğer madde ise, belli bir kimya bilgisi ile elde edilebilen potasyum nitrat yada güherçiledir. Çok daha geç Asur döneminde de görüldüğü üzere, Sümerler de idrar gibi azotlu artık maddelerin aktığı arkları denetliyor, bulunan kristalize oluşumları arıtma için ayırıyorlardı. Kuşkusuz azotlu maddelerin yanısıra sodyumklorid ve diğer sodyum potasyum tuzlarını içeren bileşenleri ayırma sorunu, olasılıkla bölünmüş kristalleştirme yöntemiyle çözülmüştü. Hindistan ve Mısır'da kalsiyum nitrat elde etmek için kadim kireç yada eski harcı azotlu organik maddelerden ayrıştırma yöntemi hala geçerlidir; sonra güherçile elde etmek için kalsiyumnitrat potasyumkarbonat içeren odun külü ile arıtılıp buharlaştırılır.
Kadim metnimiz bir açıdan fazlasıyla düş kırıklığı yaratıyor. İlaçların hangi hastalıklara iyi geldiğini belirtmediği için tedavi edici değerlerin hangi hastalıklara iyi geldiğini belirtmediği için tedavi edici değerlerini denetleyemiyoruz. Sümerli hekim deney ve doğrulamaya başvurmadığına göre, büyük olasılıkla pek etkin değildirler. Çoğu ilacın seçiminde atalardan kalma, bitkilerin güzel kokma niteliğine duyulan sonsuz güvenin yansıması vardı. İyi yanları olan reçetelerde var- örneğin; bir temizlik maddesi elde etmek önemliydi. Ve tuz ve güherçile gibi maddelerde etkindi; bunlardan birincisi antiseptik, ikincisi ise bağırsak pekiştirici olarak kullanılır.
Bu Sümer reçetelerinin bir diğer apaçık kusuru, maddelerin bileşiminde kullanılacak miktarların yanı sıra, ilacın ne miktarda ve ne sıklıkla kullanılacağının belirtilmemiş olmamasıdır. Bu, "mesleki kıskançlık"tan kaynaklanmış ve Sümerli hekim tıp dışındaki çevrelerden aya da hatta kendi meslektaşilarından sırlarını korumak için nicel ayrıntıları bilerek gizlemiş olabilir. Büyük olasılıkla, bu nicel ayrıntılar Sümerli reçete yazarına çok da önemli gelmedi, çünkü ilaçların hazırlanmasında ve kullanılmasında az çok deneysel bir biçimde karar verebiliyorlardı.


Tabletimizi yazan Sümerli hekimin sihirli sözlere ve büyüye başvurmaması ilginçtir. Metnin hiç bir yerinde bir tanrıdan yada bir cinden bahsedilmez. İ.Ö. üçüncü bin yılda Sümer'de hastalıkları iyileştirmek için büyü ve cin çıkarma ayinlerinin bilinmediği anlamına gelmez bu. Tam tersine, büyülü sözlerin yazılı olduğu ve yazıtların yazarları tarafından da böyle olduğu belirtilmiş altmışa yakın küçük tabletten açıkça görüldüğü üzere böyle uygulamalar yapılıyordu. Sümerler' daha sonraki Babilliler gibi, bir çok hastalığı hastanın bedenindeki zararlı cinlere bağlıyorlardı. Bu cinlerden yarım düzinesinin adı; Bau, Ninisinna ve Gula adlarıyla da bilinen "karakafaların (Sümerler) yüze hekimi" diye nitelenen tıp sanatının baş tanrıçasına adanmış mistik ve usdışı öğelere yer verilmemesi şaşırtıcı bir olgudur.
İ.Ö. üçüncü bin yılın sonuna doğru yazılmış bir tıp tabletin keşfi çivi yazısı uzmanları için bile şaşırtıcıydı; çünkü ilk "el kitabı"nın tıptan çok tarımla iligili olması beklenirdi. Tarım, Sümer ekonomisinin temel direği , zenginlik ve refahının başlıca kaynağıydı. Çiftçilik yöntemleri ve teknikleri İ.Ö. üçüncü bin yıldan önce zaten oldukça ileri düzeydeydi. Buna karşılık şimdiye değin gün ışığına çıkarılmış tek çiftçi "el kitabı" İ.Ö. ikinci bin yıldan kalmadır.

Kaynak: Samuel Noah Kramer (Tarih Sümerde Başlar)

Sumerli Ludingirra

yollayan tutbenidüşmeden on

Tarih Sumerle Başlar

Sumerli Ludingirra'nın Yaşamöyküsü

Bu Öyküleri Neden Yazıyorum?

Ben bir Sumerli öğretmen, şair ve yazarım. Yaşım yetmiş beşi bulduğundan öğretmenliği bıraktım çoktan; fakat şairlik ve yazarlığım ölünceye kadar sürecek herhalde.

Bu yaşamöykümü daha çok gelecek kuşaklar için yazmaya başladım. Bizim ulusumuz, geleneklerimiz, dilimiz, sosyal yaşantımız, sanatımız unutuluyor artık.

Bu güzel ve uygar ülkemize her taraftan göz diktiler

Bu güzel ve uygar ülkemize her taraftan göz diktiler. Göklere uzanan basamaklı kulelerimizin, görkemli tapınaklarımızın, arı gibi işleyen çarşılarımızın, her tarafa ulaşan kervanlarımızın, dümdüz uzanan yollarımızın, bol ürün veren tarlalarımızın, nehirlerimizde ve açtığımız kanallarda salına salına yüzen teknelerimizin, dolup taşan iskelelerimizin, her tür bilgiyi veren okullarımızın ünü uzak ülkelere kadar yayıldığından; ilkel olan bu ülkelerin halkı kıskandı bizi.

Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar

Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar. Biz yaptık, onlar yıktılar; biz yaptık, onlar yaktılar. Halkımız, hatta krallarımız tutsak oldu. Ailelerimiz dağıldı. Tarlalarımız, bahçelerimiz bakımsızlıktan kurudu; hayvanlarımız açlıktan öldü ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu, dayanamayacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp bizi yiyen yabancıların kucağına bırakıverdi kendini.

Ulusumuz yabancıların kucağına bırakıverdi kendini

Onlar yönetiyor bizi şimdi. Topraklarımıza ilkel geldiler; sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan, ne attan, ne arabadan, ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da "biz yaptık, biz bulduk" diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler.

Ben küçük bir adamım, bunu önlemek elimden gelmez diye yakınıyordum

Bu durum beni yıllardan beri üzüyordu. Ben küçük bir adamım, bunu önlemek elimden gelmez diye yakınıyordum. Bir gün birdenbire aklıma geldi. Ben bir yazar olduğuma göre; ulusumuzun bulduklarını, başardıklarını, geçmişimizi, geleneklerimizi, ne kadar uygar olduğumuzu, gerek Sumerliliklerini unutmaya başlayan gençlerimize, gerek daha sonra gelecek kuşaklara neden yazılarımla bildirmeyeyim dedim ve yaşamöykümü yazmaya karar verdim. Böylece her tarafa, herkese, her çağa ulaşacağımı umut ediyorum.

Arşiv ve kitaplıklarda araştırma yaptım

Çocukluğumdan bugüne tüm yaşantımı anımsamanın, ulusumuzun binlerce yıllık geçmişini çıkarıp hepsini bir araya toplamanın pek kolay olmayacağını tahmin edersiniz herhalde. Fakat ben bu yaşa kadar birçok olaya tanık oldum. Arşiv ve kitaplıklarda araştırma yaptım. Büyüklerimden, çevremden bilgiler topladım.

Şiirlerimizden, destanlarımızdan, masallarımızdan örnekler vereceğim

Şimdi, bu biriken bilgilerin ışığında, yaşamıma ait hatırlayabildiğim anılarımla birlikte ulusumuzun başından geçen acı tatlı olayları, gelenek ve göreneklerimizi, inançlarımızı, Tanrılarımızı size tanıtmaya çalışacağım. Şiirlerimizden, destanlarımızdan, masallarımızdan örnekler vereceğim. Bunları, sizi sıkmadan okutabilirsem ne mutlu bana!

Onlar da bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirasları için teşekkür edebilseler

Bizim uygarlığımız belki binlerce yıl sonra yaşayan insanlara da geçecek. Bizim attığımız temeller üzerine yenilerini koyacaklardır. Ah! Onlar da bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirasları için teşekkür edebilseler!

Ludingirra

KİTABIN YAZILIŞI HAKKINDA BİR AÇIKLAMA

Aziz Atamız, dilleri dilimize benzediğinden Türklerin atası olabileceğini varsaydığı
Sumerlilerin dil ve kültürlerinin ülkemizde araştırılmasını istiyordu.

Bugünkü kültürümüzün temelini oluşturan Sumer kültürünün halkımıza, aydınlarımıza da tanıtılması gerekti. Bunun için çeşitli dergilerde yazdım ve yazıyorum.

S.N. Kramer'in 15 dilde yayımlanıp "Best seller" olan Tarih Sumer'de Başlar kitabını Türkçeye çevirdim ve T.T. Kurumu tarafından yayımlandı, halkımız tarafından da çok ilgi gördü.

Dünyadaki ilk yazı olan çivi yazısı Sumerliler tarafından icat edilmiştir. Sumerlilerin yarattığı uygarlık ve yazı günümüz uygarlıklarının temelini oluşturmuştur.

Sumer ninnisi

Gel uyku gel,

Oğlumun duraksız gözlerini uyut.

Ağulayan diliyle uykusunu bozdurtma.

Ururu şarkımla oğlum büyüsün.

Aktaran Ludingirra. Sumerli şair

Çeviren Muazzez İlmiye Çığ

Kitap 'Sumerli Ludingirra'

Kaynak Yayınları 200

17 Nisan 1996
Muazzez İlmiye Çığ
Sumerolog

Bilgi ve belge kaç yıllık ?!

yollayan tutbenidüşmeden on Mart 27, 2007


  1. arşivciliğin yeni adı oldugu idda edilen bölüm.
  2. turkiye genelinde arsivcilik kutuphanecilik vb bolumlerin birlestirilmesiyle olusturulmus yeni bolum, bir standardizasyon calismasi belki de.
  3. okuluna göre içeriği de değişen bölüm. öyle ki hacettepedeki kütüphanecilik ve arşivcilikken başkent üniversitesininki daha bir farklı bir şeydir.
  4. 1954-1955 eğitim-öğretim yılından itibaren lisans ve lisansüstü eğitimi veren kütüphanecilik bölümünün şubat 2002'den itibaren kullanılmaya başlayan yeni adı..
  5. kütüphaneciligin yeni halidir ancak sanildigi gibi dandik bir bolum degildir. bilgi ve belge yonetimi hayatin her alaninda gittikce onemi artan bir mesele haline gelmektedir. bilgiye mumkun olan en kolay/hizli/ucuz sekilde ulasmak ve bilgiyi en kolay sekilde kullanabilmek ozellikle kurumsal yapilar icin cok onemli. ote yandan artik her kurum kendi calisma alanina ve amacina uygun bir veri tabani kullaniyor. dolayisiyla eskiden bilgiyi tasnif etmek ve kolay kullanilir hale getirmek kutuphanecilik ile saglanabilirken, bugun devasa bir sektor haline gelen bu alani baska sekilde isimlendirme zorunlulugu dogmustur.
  6. sıradan bir günde toplam 342.456 belge içerisinden en az 3-5 kere döküman aranmasını gerektiren bir işle uğraşan herkesin şükran duyduğu bir meslek grubudur. sayelerinde belgelerine yarım gün gibi kısa bir sürede ulaşaran çalışanların kendi işlerini yapmak için kos koca yarım günleri kalmaktadır. kendilerini hürmetle anıyoruz....
  7. saçma sapan olduğu düşünülen hep son tercihlerde yer alan kazanıldığında ahh bee dedirten okulun 2. günü olaylarla karşılandıgın istanbul edebiyat fakultesi içinde bulunan içeriye girerken baska üniversiteden getirdiğim arkadaşa kimlik sormayıp bana soran birden fazla bekçisi ,içinde tahminen tem in bulunduğu yemek hanesinde her daim propoganda yapılan sınavlarında direk hocanın notlarını birebir aynı geçirsemde 60 aldığım ,kopyanın iliklerine kadar işlendiği 5. kata çıkmak için143 merdiven cıktığım cıkınca sukut-u hayale ugradıgım bu dönem henüz kapısından girmediğim kayıtlarda salak kızların kuyruğa girip ondekılerin sırasını alıp daha sonra sıraya gırsene dediği kendini dünyadaki tek kız oldğunu düşünen ve onun için seni tanısa bile tanımamazlıktan gelen, hülya hoca gibi bir zalimin eline düşürten ,eve bütünderslerinden kaldırtan staj gerektiren ve bunun için okul okul aratan, sabahları tramvayda tek ayak üzerinde gitmek zorunda kaldığın henüz akıbetının ne olacağı bellı olmayan (yaslı hocalar) hoacalarıyla benı hayatımdan bıktıran benliğimi kaybedip ne yaptığımı bilmeden çay-sigara kombinasyonuna başvurup güzel bir manita hayal ettiren istanbul üni. edebiyat fakültesinde bulunan bölümmmm
  8. ezik birşey
    -ne okuyorsun?
    - bilgi ve belge yönetimi.
    - mezun olunca ne olcak?
    -yönetici olacağım.
    -ne yöneticisi?
    -bilgi ve belge
    -...
  9. herkesin kaç yıllık diye sorduğu bölüm. sonraki soru: ne işe yarıyor?

Antikçağ Kütüphaneleri

yollayan tutbenidüşmeden on Mart 25, 2007

Başını ABD’nin çektiği koalisyon güçlerinin Irak’ı işgalinin ilk günlerinde Bağdat müzesinin yağmalandığı günde ABD savunma bakanı Rumsfeld; ‘’Irak halkının özgürleştiğini’’ söylüyordu. Aynı günde müzede çalışanlarından bir hanımın televizyonda söyledikleri ibret vericiydi. ‘’yüz yıl sonra çocukların öldürüldüğü unutulabilir ama ırak halkının kendi tarihini yağmalayan bir halk durumuna düşürülmesi unutulmayacaktır’’.

Kuşkusuz dünyada barış hakim olmadığı sürece kitapların, kütüphanelerin, müzelerin yakılıp yağmalanması son bulmayacaktır.

İnsanoğlunun taşa, kile, papirüse, deriye, parşömene, kağıda ve disklere yazma macerası biraz da insanın insan olma mücadelesidir. Bilgisinin, birikiminin kalıcılığını sağlamak için hep bir yol buldu. Bugünün siber tekniğine ulaşmada Antikçağ güçlü kütüphanelerinin önemli rolü vardır. M.Ö 47 yılında, Sezar’ın Mısır savaşı döneminde İskenderiye kütüphanesinde yedi yüz bin cilt kitabın bulunduğu söylenir.

Yine Büyük İskender’in yastığının altında iki şeyin durduğu söylenir; bir kılıç diğeri de Aristoteles tarafından gözden geçirilen Homeros’un İlyada’sı…

Antikçağın müze ve kütüphaneleri insanların belleğinde o kadar parlak bir iz bırakıyorlardı ki sürekliliği sayesinde orta çağ karanlığının içinden yeniden doğuşu Rönesans’a damgasını vurabilmişti. Bu süreklilik ilk çağdan modern zamanlara uzanan köprünün ilk kemerlerinden birisini oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Bağdat müzesinin yağmalanmasına sebep olanlar uygarlık taşıyıcısı olduklarını söyleseler de uygarlık insanlığın ortak emeğinin bir ürünüdür.