siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sonbahar: Bu Ülkenin Kendi Evlatlarına Hoyratlığı

yollayan tutbenidüşmeden on Aralık 24, 2008

Sonbahar: Bu Ülkenin Kendi Evlatlarına Hoyratlığı

Sadece 9 yıl önce yaşanan ama nedense hiç olmamış gibi davranılan, hayatı ellerinden alınan yüzlerce insan ve aileleri dışında anımsanmayan cezaevleri operasyonlarını zarifçe, dedim ya provoke etmeden anımsatan müthiş bir hafıza oyunu Sonbahar.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

24 Aralık 2008, Çarşamba

1996’da Eskişehir’de öğrencilik hayatıma başlarken, bir isim duydum. Hicabi Küçük. Çömez bir öğrenci olarak kente gitmiştim, siyasetle alaka kurmaya çalışıyordum. Hicabi öyle girdi hayatıma. Hicabi’yi hiç görmedim. Benim okula başladığım eylülün yazında ölmüştü, ölüm orucunda… Hiç tanımadığım ama dostlarımın okul hayatında acı bir tat bırakmış bir kıymetli hatıraydı Hicabi…

Aradan yıllar geçti. Dünyanın çok uzak bir köşesinde, buralı, Anadolulu, çok güzel gülen bir kadınla tanıştım. 50 yaşlarına yaklaşmıştı, minyon, kocasına çok aşık, keyifli, müthiş bir kadındı. Bir tesadüfle tanıştık. Hem onunla, hem de kocasıyla. Başka bir yerde yaşamak zorunda kalan, hayatın keyfine ancak ellilerine yaklaşmışken varabilmeye başlamış bir devrimci kadın. Konuştukça, 1999’da ölüm orucu yapanlardan biri olduğunu öğrendim. O minicik kadın uzunca bir zaman çok daha minik kalmıştı ama belli ki yüzünden o hayatın bütün ağırlığını da taşıyan gülümsemesi hiç eksilmemişti. O kadın, hayatımın kıymetli parçalarından biri oldu. 1999’da, şimdilerde utanarak itiraf etsem de, bir izleyici olarak seyrettiğim cezaevi operasyonlarının tanıklarından ve mağdurlarından biriydi. Ondan aldığım her iyi haber bana son üç yıldır hep çok ama çok iyi geliyor. İyi ve mutlu olduklarını bilmek, yılda bir kere, iki kere karşılaşabilmek bile yüzümü çok ama çok güldürüyor…

Geçtiğimiz hafta Emek Sineması’nda Sonbahar’ı izlerken aklımda hiç tanıyamadığım Hicabi ve tanımaktan çok mutlu olduğum o müthiş gülen kadın vardı. Bu ülkenin kendi evlatlarına neler yaptığına, o akıl almaz hoyratlığa dertlenirken o güzel kadının o gülümsemesi için mutlu oldum, hiç tanışamadığım Hicabi içinse yeniden çok üzüldüm…

Bir müthiş hafıza oyunu

Özcan Alper’in ilk uzun metrajlı filmi Sonbahar. Bir ilk film için çıtayı yükselten, metaforları çok yerinde kullanan, anlattığı hikâyeye inanan, çok dürüst bir film. Müthiş ustalıklı bir görüntü yönetimi, insana bir yere sıkışmışlığı sakince anlatan, evden dışarıyı gösteren çerçeveler, iyi bir oyuncu yönetimi… Hikâyedeki mekân azlığından doğru görsel imkânları kısıtlı bir filmi, Karadeniz’in müthiş yeşili ve puslu havasıyla çok imkanlı bir hale getirebilmiş Özcan Alper. Özcan Alper bir ilk film için hem çok cesur hem de çok becerikli.

Ağır bir film “Sonbahar”, sert bir film. Bir şeyleri bir anda hissettiren, bunun için hiç demagojiye, ajitasyona kaçmayan ama yine de çok sert, çok ağır bir film.

10 yıl kaldığı cezaevinden sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilen Yusuf’un annesinin yanına, Doğu Karadeniz’e ölmeye yatmaya gitmesinin hikâyesi Sonbahar. Fona dağılan Sovyetler Birliği’ni alan, Karadeniz’in eski sakinleri Ermenileri anan, Hemşince diye bir dilin varlığını anımsatan/ anlatan/ kanıtlayan, dağılan Sovyetler Birliğinin yarattığı korkunç kadın trafiğine ve seks işçiliğine dokunan ama en çok bu toprakların kayıp kuşaklarına selam duran bir film Sonbahar. O kayıp kuşakları tanıyamayan bizler için, genelinde müthiş bir balık hafızası örneği veren Türkiye toplumu için iyi bir hatırlatma. Bundan sadece 9 yıl önce yaşanan ama nedense hiç olmamış gibi davranılan, hayatı ellerinden alınan yüzlerce insan ve aileleri dışında anımsanmayan cezaevleri operasyonlarını zarifçe, dedim ya provoke etmeden anımsatan müthiş bir hafıza oyunu Sonbahar.

Hicabi ve çok güzel gülen bir kadın…

Bize anımsatıyor. Cezaevi operasyonlarında ve ölüm oruçlarında hayatını kaybeden, sakat kalan, hayatını artık eskisi gibi geçiremeyecek olan onlarca, yüzlerce kadının ve erkeğin sadece istatistik değil, birer insan olduklarını, hayatları, aileleri ve devamları olduğunu anımsatıyor.

Dedim ya bana Hicabi’yi ve o çok güzel gülen mutlu kadını anımsattı. İlle de birini tanımanız gerekmiyor, filmi izlediğinizde göreceksiniz ki o insanlar, kadınlar ve erkekler, sadece gazetelerde isimlerini gördüğünüz istatistikler değil, hepsi bir hikâye taşıyor heybesinde… 10 yıl geçse bile buralarda birileri o hikâyeleri ve o gidenleri unutmayacak, sanırım önemli olan o unutmayacak olan insanlarla bir uzaktan tanıdıklık geliştirebilmek… Gerisi lafı güzaf zaten…

Bu yıl genelde Türkiye sineması için, özelde politik sinema için bereketli bir yıl oldu. Özcan Alper bu bereketi taşıyanlardan biri, eline, emeğine, gözüne sağlık!

CHE’nin sisli dağları

yollayan tutbenidüşmeden on Şubat 12, 2008

CHE’nin sisli dağları-Dilek Çolak
Ben La Higuera’da hiçbir şey hissetmedim.
Gün boyu yağan yağmurun çamurlaştırdığı toprağa aldırmadan yere oturdum.
Karşıda sisler arasında kaybolmuş dağlara baktım uzun bir süre
Aklımdan yüzlerce şey geçti
Yüzlerce film karesi uçuştu sisli dağlara doğru
Kardeşimi ve şimdi hayatta olmayan tanıdığım tüm devrimcileri düşündüm
Hiçbir cezaevinin penceresinden ve havalandırmasından görülemeyecek olan o sisli dağlarda onlarla birlikte bende kayboldum
Che’yi düşündüm
O ve yoldaşlarının bu aman vermez dağlarda, ormanlarda kim bilir nasıl zorluklar içersinde dolandıklarını hayal ettim
Kulaklarım uçurum kıyılarına terkedilmiş soluk alışlarını,
Gözlerim ıslak çimenlere bırakılmış ayak izlerini aradı adeta
Belki Che az önce benim yaslandığım ağaca yaslanıp koka çiğnemiştir
O da uzun uzun bakmıştır karşı dağlara ve devrimi düşünmüştür gülümseyerek
Belki her umutsuzlukta her gözyaşında çığlığını bırakmıştır uçurumlara
Belki de bir başkası az ötede toprağın derinliklerinde sonsuz bir uykudadır
Ben La Higuera’da hicbir sey hissetmedim
Beni köy meydanına götürecek toprak yolun her iki tarafında sıralanmış evlerin duvarlarında karşılıyor Che’nin güler yüzü
Çocuklar korkak gözlerle bakıyorlar sırt çantalı yabancılara
Gençler,
o işsiz ve geleceği olmayan gençler…
ağızlarındaki kokaları tükürüyorlar
sarışın, beyaz tenli yaşıtlarının arka sıra
Ve büyükler ellerini ovuşturuyorlar
Biraz daha che… biraz daha che…
Che café’de karnınızı doyurabilir
8 Ekim bakkaliyesinden cigaranızı alabilir
Ve yine che motelde sabahlayabilirsiniz
Her yer che.
ve La Higuera’nın sakinleri onun sayesinde döndürüyorlar evlerinin rızkını
Che ile doyuruyorlar çocuklarının karnını
Ben La Higuera’da hiçbir şey hissetmedim.
Meydana ulaşıyorum iki adımda
Karşımda Gelenleri selamlayan bir heykeli duruyor
Ve Ufacık bir meydana sığdırılmış diğer heykeller birbirini kolluyor…
O heykellerin etrafına sandalyelerini atmış köy ihtiyarları…
gelen giden yabancılara şapkalarının altlarından sessizce bakıyorlar
a anın sessiz tanıkları
sessizliklerini hala koruyorlar
Onların gözleri eşliğinde giriyorum şimdi müze olan o okula
Duvarlarda onlarca che fotoğrafı karşılıyor beni
Üç sıralı karatahtasız bir okulda fotolar arasında,
Terk edilmiş Çocuk gülüşlerinin eşliğinde dolanıyorum
Boyanarak, sıvanarak,
tamir edilerek kapatılmaya çalışılan utancı arıyorum duvarlarda
Bekçi kadın hiç durmadan bir şeyler anlatıyor ve bana che hatıraları satmaya çalışıyor
Almıyorum hiçbir şey
Kim bilir hangi işgal yerinden gelme bir topraksız bayrağı sarkıyor duvardan
Ve onun altında
Küçük bir masada kalın bir imza defteri
Dünyanın dört bir köşesinden gelen yüzlerce insanın öfkesini görüyorum
Ve bende öfkemi bırakıyorum
kardeşimin ve kendimin imzalarını atıyorum
ben La Higuera’da hiçbir şey hissetmedim
La Higuera Che Guevara’nın öldürüldüğü köy
ama Che’nin dağlarında ormanlarında uçurumlarında ve yağmurlarında bir insanın yüreğinden geçebilecek her şeyi hissettim
her Türlü acıyı, öfkeyi ve sonsuz saygıyı hissettim
onlarla birlikte o anı yaşamak istedim
kendi ülkemdeki pek çok silinemeyecek anları yaşamak istediğim gibi
onlardan biri olmak istedim
sordum sisli dağlara
“kara tahtanın üzerindeki kızıl kan silinir mi?”

Che’nin öldürüldüğü La Higuera’dan fotoğraflar



Endüstüriyel futbola karşı: Forzalivorno!

yollayan tutbenidüşmeden on Ocak 19, 2008

Yer İstanbul'dur. Anadolu'dan tüm aidiyetlerini yok ederek gelen köylülerin, işçilerin göç yeridir burası. Çocuklarına ekmek götürmek isteyen her baba, her ana koşturur gündüz-gece sokaklarda, daha iyi bir yaşam için… Şiirler yazılmıştır onlara ve umutlarını yitirmemek için dizeleri ortak etmişlerdir yüreklerine. "Umut fakirin ekmeğidir." Ekmek parasına çalışan insanlar, "her insan" gibi eğlenirde… Hani o topun peşinden koşanlar… Bütün gün sıkıntıyla akıttıkları terlerini bu sefer beraber ve bambaşka bir dünyanın içinde, umutla, mutlulukla akıtmak isterler ve terlerini birbirlerine bulaştırmaktan çekinmezler. Umutsuzluk ve acıdan kurtulmak isterler. Parasızlıktan, patronları tarafından hor görülmekten, aşağılanmaktan toz-toprak-çim sahalarda kurtulur insanlığımız. Burada ast-üst ilişkisi yoktur ve özlediğimiz sınıfsızlığı, eşitliği yaşarız bir topun peşinden. Paslaşır ve paylaşırız…


İstanbul'da 1988'den 1996'ya kadar Pendik'in Topselvi semtinde oturdum. Evimizin yanında bulunan ve büyük bir olasılıkla gelecekte birkaç apartmanla muazzam bir estetik yaratacak (!) bir sahamız vardı. Nedense orası hep boş durdu. İyi ki de böyle oldu. Bütün gün boyunca yaptığımız maçları hatırlıyorum. Salya-sümük, toz-duman ve kan revan derken her günün nasıl geçtiğini şimdi düşündüğümde şaşırıyorum. Her gece üstüm başım çöplük gibi ve kanamakta olan dizler, dirsekler… Annemden her gece fırça yerdim. Ama her sabah veya her okuldan gelişte sahaya 'bekle ulan geliyorum' diyerek eve hızla gittiğimi bilirim.


Bilinçlenmeye başladıkça futbolun spordan çıktığını ve arkasında birçok sermaye grubunun, mafyanın ve sporla alakası olmayan insanların, kar kazanmak için kullandığı bir araç olduğunu; büyüdükçe bunun artık sanayileştiğini gördüm. Aslında bu olayın yakın geçmişine dönelim. 1940'lı yıllar İspanya için çok zorlu yıllardı. İspanya 'İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'yla bir yandan da iç karışıklıklarla fena halde boğuşmaktadır. Madrid ve Barcelona yani Basklar ve Katalanlar iki ayrı ülke olarak dağılmak istemektedirler. Bu yıllarda İtalyan faşist lider Musollini ve İspanya lideri Franco'nun arasından tam anlamıyla su sızmamaktadır. İki faşist, ideallerini sesszice halletmelerini sağlayacak yeni düşünceler arayışındadırlar. Dünya'da bu kadar olumsuzluğun yanında yeni bir kavram yükselişe geçmiştir : FUTBOL. Futbol insanların ilgisini öyle çekmiştir ki, insanlar zaman zaman savaşı bile unutmuşlardır. Bu dönemlerde İspanya'nın en büyük kulübü Real Madrid hem ekonomik olarak hem de futboluyla skıntılar çekmektedir. . Bütün bu gelişmeleri takip eden Franco, Musollini'ye bir haber yollar : "Sizi en kısa zamanda,yeni düşüncelerimiz için Madrid'e bekliyoruz." Musollini'den cevap kısa zamanda gelir: "Düşüncelerinizi okuyabiliyorum. Yedinci gün dönümünde Madrid'de olacağım." Madrid'in El Mayor'u yani Belediye Başkanı o yıllarda hem furbola aşık hem de iyi bir iş adamı ve mimar Santiago Ramon Bernabeu'dur. Ramon aynı zamanda Real Madrid'in eski bir futbolcusudur. Franco aynı günün sabahına Ramon'u sarayına davet eder. Ve teklifini yapar: "Sana Real Madrid'i yönetme görevi veriyorum. İtalya'nın maddi desteğiyle büyük bir stadyum yapacağız. Ancak bu stadyum için gerekli paranın ancak yarısı.Bu stadın mimarı ve herşeyini yöneten kişi sen olacaksın." Zaten bir Real Madrid aşığı olan Ramon hemen bu teklifi kabul eder ve : "Tüm varlığım Real Madrid'indir. Büyük Lider'im; şüpheniz olmasın. Verdiğiniz görevi yerine getireceğim." 1974 yılında kendi adı verilen Estadio de Santiago Bernabeu'nun açılışına tabi ki Musollini de katılır. Musollini bu olayla ilgili Baş Yaveri'ne çok önemli bir söz yazdırır: "Alın insanlık.Size en büyük oyuncağınızı armağan ediyorum. Onunla bol bol oyalayın kendinizi.Oyalayın ki benim fikirlerim yükselsin..." Fakat insan aklının durdurulamamazlığı her zamanki gibi bu düşünceleri sonuca ulaştıramamıştır.

Forza Livorno İnsanlık hem futbolu, hem bilimi, hem de özgürlüğü aynı anda yükseltmesini bilmiştir. Günümüzde hala birçok sol çevre futbolu afyon göredursun okulda, fabrikada, yollarda diyerek sokaklara taşan sol muhalefet, endüstürüyel futbolu kabul etmeyerek trübünleride doldurmakta… Dünya'da oluşan birçok harekete benzer hatta daha ciddi bir olşum var Türkiye'de. "Endüstürüyel Futbola Karşı" sloganıyla www.forzalivorno.org adlı site(miz) kuruldu. Forumda "Mamalak" takma ismini kullanan üniversite öğrencisi tarafından 4 Şubat 2006'da kurulan site, İtalya'nın Livorno takımının muhalif tavrını kendine örnek alıyor.Bir liman kenti olan Livorno'nun futbol takımının taraftarları, dünyada ABD'nin Irak işgaline karşı çıkmaları, Filistin sorununu gündeme getirmeleri ve endüstriyel futbolu kıyasıya eleştirmeleri ile tanınıyor. Livorno, Toscana bölgesini Pisa ve Grosetto şehirleri ile birlikte Akdeniz'e bağlayan, Batı İtalya'nın liman kentlerinden birisi. Bu coğrafi tanımın yanı sıra kent, İtalyan işçi sınıfı tarihinde saygın bir yere sahip. İtalyan Komünist Partisi 1921'de kurulmuştur. Bu detayı belirtmek gerekir. Koyu kızıl formasıyla öfke ve direniş ruhunun bayrağıdır Livorno Calcio. Bu şehirde 2 Aralık 2005'de oynanan ilginç bir futbol karşılasmasında dünya bir şeyi fark etti. İtalyan. O gün, bir çoğumuzun İtalyan 1. futbol ligi Serie A'daki varlığından bile habersiz olduğu Livorno takımı ile, ırkçı-faşist taraftar topluluğuyla ünlü başkentin Lazio takımı futbolun yeşil çimlerinde karşı karşıya geldi. Sahadaki savaşı skor olarak Livorno kazandı. Ama tribünlerde de savaş vardı; Livorno taraftarları zaferi Lazio'nun faşistlerinin kafasında meşaleler yakarak kutladı!... Bir anda bütün Avrupa tribünlerinin ve anti-faşistlerinin gözleri, bu mütevazi liman kentine, futbol takımına ve taraftarına çevrildi; kimdi bu yürekleri kızıl, gözleri kara insanlar?

Cristiano Lucerelli

Bu insanlardan biridir Cristiano Lucerelli. 29 yaşındaki forvet, Livornolu bir liman işçisinin çocuğudur. 12 yaşından beri Livorno trübünlerinin gediklisidir. Şehrin isyancı ruhunun bayrağı Livorno takımıysa, takımın bayrağı da Cristiano Lucarellidir. Torino, Lecce, Valencia, Atalanta gibi üst düzey takımlarda oynarken, sakat ya da cezalı olduğunda da, Livorno 'Kurva'sında yerini alıyordu. 2003'te, Torino'yu bırakıp, 100 bin avro aşağısına Livorno'ya gelmesi, onu büsbütün efsaneleştirdi. Menajeri, 'Milyonunuz Sizde Kalsın' adıyla kitaplaştırdı onun öyküsünü. Kitap şu cümleyle bitiyor: "Livorno herhangi bir takım değildir, İtalya futbolunu kurtaracak güçlerden biridir." Lucarelli 25 golle, Livorno'nun Seria A'ya çıkışında büyük rol oynadı. Otonom Tugaylar taraftar grubunun kuruluş yılı olan 1999'a selamla, 99 sırt numarasını taşıyor. "Doğduğumdan beri komünistim" demişti bir beyanatında. 1996'da 21 yaşaltı milli takımda attığı ilk golde formasını sıyırıp Che Guevaralı tişörtünü göstermişti. Bir daha milli takıma çağrılmadı. Şimdi, 'rezerv' kadroda yer alıyor. Sol yumruğuyla 'komünist selâmı' verdiği için Di Canio'ya verilenin üç katı cezaya çarptırılmıştı. Lippi onu ulusal takıma alacak dendiğinde, "Beni enterese etmez, benim ulusal takımım Livorno'dur" diyerek tavrını ortaya koymuştur.


BAL ve Trübünler
Livorno'yu tanıtırken kısa adı BAL olan "Brigate Autonome Livornesi"yi, Livorno'nun o piskopat, ateşli seyircisini yazmadan olmaz. Türkçesi "Livorno Otonom Tugayları" olan bu taraftar grubu rejime muhalif olmaları ve İtalyan Futbolunda büyük takımların bazı kapitalist patronlar elinde şekillenmesi karşısında sert tavırlar sergileyebiliyorlar. Berlusconi saç ektirmesiyle dalga geçmek için Milan deplasmanında başörtülü giden Otonom Tugayların her protestosunda bu kadar masum olmadıklarını kavgalar kızışınca eylemcilikten gelen tecrübeyle Molotof kokteyliyle saldırılarından anlıyoruz. İşlettikleri dernek mekanı olan " 1921" adını İtalyan Komünist Partisi'nin kuruluş yılından alıyor. Livorno Calcio trübünlerine uğrarsanız Irak, Küba, Filistin, Lübnan, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği bayrakları altınca Caio Bela marşıyla, yanınızda orak-çekiç ve Che motiflerinin olduğu insanlarla karşılaşabilirsiniz.


Sol muhalefetin her kesiminden insanlardan oluşan futbol dışında da her türlü tartışmaya açık olan forzalivorno.org da "Tarih ve Siyaset", "Kültür-Sanat ve Bilim" ve "Güncel" başlıkları ardında gayet seviyeli ve bazen akademik tartışmalar düzeyinde forumlarla karşılaşabiliyoruz. Hatta bazı spor yazarlarınında katıldığı tartışmalar bir çok insan için faydalı ve birikimsel değerler taşıyor.


İnsanın eğitim süreci ve gelişimi için temel etkinliklerden biri olan sporun, insanlığa en verimli şekilde ve amacına yönelik yapılmasını isteriz. Futbol denen spor çeşidini beğenen, seven ve oynayan kişiler olarak futbolun, kolektif, beraberlik ve birlikte hareket etme bilincini aşılayan ve insanların bedensel ve zihinsel gelişimini sağlayan bir araç olarak görmekteyiz. Kapitalist sistem her şeyi metalaştırdığı gibi, futbolu da metalaştırmakta ve onu insan üzerinden kar etmek için kullanmakta. Buna karşı spor oynamayı insan etiği oluşturan bir araç olarak gören ve hayata karşı duruşlarını her alanda olduğu gibi futboluyla da gösteren Livorno Calcio klübünden esinlenerek ve onlara olan aidiyetimizi kaybetmeyerek kurduğumuz bu siteyi destekliyoruz. Nasıl ki hepimiz aynı gökyüzü altında yaşayan insanlarsak, aynı sahada top koşturuyoruz. Yanı enternasyonel bir yaşamı futbolla da savunuyoruz. Hayatta roller alırız ve bunu uygularız. Baba oluruz, bir işçi ya da futbolcu. Önemli olan bu rolleri insan etiğine en uygun bir biçimde yapmaktır. Hayata soldan bakan insanlarız ve doğal olarak futbol anlayışında da insanlığı, eşitliği, kardeşliği ve beraberliği savunacağız. Her yer kurtarılmalı öyle değil mi? Sonuçta artık sahalar futbol üreten fabrikalara çevrilmiştir. Bu fabrikanın işçileri futbolculardır. Her türlü sömürüye karşı olarak bu fabrikayı da düzeltmemiz gerekiyor.


Gelgelelim Topselvimize.. Orada hala o arsa boş ve hala çocuklar top koşturuyorlar. Sadece beraberliği ve arkadaşlıkları tadan bu çocuklar ileride bilmiyorlar ki severek ve beraber yaşadıkları bu güzellikleri kullanan ve bunun üzerinden kar kazanan insanların pençelerine düşecekler. Bunu kabul etmiyor ve trübünlerde ortak ve etik spor-sporcu-taraftar anlayışını artırmak istiyoruz.


RED Dergisi 7. Sayı Mayıs 2007
Mehmet Şafak Sarı

ödüllü fotograflar

yollayan tutbenidüşmeden on Kasım 20, 2007



1957 Douglas Martin, ABD.
ABD'de sadece beyaz öğrencilerin devam ettiği Harry Harding Lisesi'ne kabul edilen ilk siyah öğrencilerden Dorothy Counts'ın okuldaki ilk günü. Tacizlere sadece 4 gün dayanabilmişti.



1960 Yasushi Nagao, Japonya
12 Ocak 1960. Sağcı öğrenci, Japon Sosyalist Parti lideri Asanuma'yı öldürmeden saliseler önce...



1963 Malcolm W. Browne, ABD
Budist rahip Thich Quang Duc, Güney Vietnam Hükümeti'nin din adamlarına eziyet etmesini kendini yakarak protesto ediyor. Rahip yanarak ölürken hiç ses çıkarmadı ve kıpırdamadı.



1965 Kyoichi Sawada, Japonya
Güney Vietnam'da anne ve çocuklarý ABD bombalarýndan kaçmak için nehri geçmeye çalışıyor
1968 Eddie Adams,



1972 Ut Cong Huynh, Vietnam
Güney Vietnam uçakları yanlışlıkla napalm bombasını bir köyün ortasına düşürdü. Fotoğrafçı (şimdilerde herkesin tanıdığı) küçük kızın yanan kıyafetlerini "Çok sıcak" diye bağırarak üzerinden atmasını unutamadığını açıkladı.



1966 Kyoichi Sawada, Japonya
ABD birlikleri Güney Vietnam'da Vietkong'lu ölü bir askeri sürüklerken... Ödülü 2 yıl üstüste kazanan Japon fotoğrafçı Swada'yı, tanık olduğu görüntüler onu o kadar yıprattı ki aldığı ödüllere hiç sevinemedi. Kamboçya'da bir görevdeyken 1970'de öldürüldü



1 Şubat 1968. Güney Vietnam Polis şefi Nguyen Ngoc Loan, Viet Kong'lu olduğundan şüphelendiği genci öldürürken...



1982 Robin Moyer, ABD
Beyrut'taki kamplarda katledilen Filistinli mülteciler... ABD'li Moyer, dayanılmaz koku arasında fotoðraflarý çekmeye çalışırken İsrailli askerlerin şakalaştığını duyuyordu. Katiller hiç bir zaman yargı karşısına çıkmadı.


1983 Mustafa Bozdemir, Türkiye
30 Ekim 1983'te Koyunören'de meydana gelen depremde, Türk annenin 5 çocuğunun ölüsünü gördüğün andaki tepkisi yürekleri parçaladı.



1992 James Nachtwey, ABD
Somali'de bir anne, kıtlık sonucu ölen çocuğunun cansız bedenini kaldırıyor.



1994 James Nachtwey, ABD
Ruanda'da bu adam Tutsi isyancılarıyla konuştuğu gerekçesiyle askerler tarafından bu hale getirildi.



2002 Eric Grigorian, ABD
İran'da asker ve köylüler, depremde ölen kurbanlar için mezar kazıyorlar. Bir çocuk ise ölen babasının pantolonuna sıkı sıkı sarılmış, yanıbaşındaki boşluğa babasının gömülmesini bekliyor.



2003 Jean-Marc Bouju, Fransa
Iraklı adam, savaş esirlerinin tutulduğu bölgede çocuğunu rahatlatmaya çalışıyor.



1962 Héctor Rondón Lovera, Venezuella
Sniper tarafından vurulan bir asker son anlarında papaza tutunuyor...



1981 Manuel Pérez Barriopedro, Ýspanya
Ödüllü kare, Albay Molina ve askeri polisin İspanya Parlamentosu'nu rehin aldığı 23 Şubat 1981'de çekildi. Rutin bir parlamento günü yaşayacağını zanneden İspanyol fotoğrafçı filmleri ayakkabısında sakladı.



2001 Erik Refner, Danimarka
Pakistan'daki kampa hayata veda eden bir Afgan mülteci çocuk cenazesi için hazırlanıyor.

Baba beni okuldan al...

yollayan tutbenidüşmeden on Kasım 06, 2007

Baba beni okuldan al...

Babacığım,

Bu mektubu beni okuldan alman için yazıyorum. Çünkü çok korkuyorum.
Bize her gün içinde bol bol ölüm, kan, savaş geçen marşlar, şiirler okutuyorlar. Bir sürü arkadaşım üstlerine asker kıyafeti giyip eline silah alıyor. Her sabah okula gitmeye korkuyorum iyice. Niye olduğunu tam anlamadım, ama bize sürekli ölmemiz gerektiğinden, birilerini öldüreceğimizden bahsediyor.

Baba, her gün kanla yıkanan bayraklardan ve topraklardan bahsediyorlar. Bizi alıp bir yerlere götürüyorlar, orada sürekli tek sıra yürüyerek bağırmak zorunda olduğumuzdan söz ediyorlar.

“Şehit” ne baba? O abiler orada niçin ölüyorlar? Tamam, biliyorum, vatanı kurtarmak için, ama bakıyorum kitaplara çok çok eskiden de bir sürü askerler vatanı kurtarmak için ölmüş, bu vatan ne zaman kurtulacak baba?

Babacığım, biliyorum, beni geleceğim için, daha iyi bir insan olmam için okula gönderiyorsun. Ama okul bunun için doğru bir yer mi, anlayamıyorum. Çünkü derslerimizde bize hep savaşları, ölümleri, şu kadar askerle bilmem nerelere saldıran, ölen, öldüren atalarımızı anlatıyorlar. Sanırım başkalarının ataları da ölüp duruyormuş. Bir de bunun üstüne, şimdi intikam diye bağırıyoruz, “hepimiz askeriz” diyoruz, biz şimdi asker miyiz babacım? Biz de büyünce ölecek miyiz, öldürecek miyiz? Yoksa sen beni bunun için mi gönderiyorsun? Sen benim ölmemi mi istiyorsun baba?



Geçen gün arkadaşlarımı tabutlara soktular, onları öyle görünce çok korktum. Başka bir oğlan arkadaşım eline silah aldı, asker gibi dikildi. O günden sonra “Kürtleri öldürücem” diye dolaşıyor ortalıkta. Kürt ne baba, bir de niye öldürüyorlar onları?

Baba, bu kadar insan “Şehitler ölmez” diye bağırıyor. Şehitler ölmüyorsa, niye üzülüyorlar? Ölüyorsa, niye yalan söylüyorlar? Neyin intikamını alıyoruz? Hem niye biz alıyoruz, yoksa onlara sen mi dedin, oraya git diye, baba?

Babacığım, ben ders kitaplarındaki kandan korkuyordum zaten yeterince, şimdi her gün ölüm ölüm diye yürüyoruz, tören yapıyoruz. Çok korkuyorum. Ben çocuğum baba, cenazecilik işi mi yapmamız gerekiyor?

Baba, lütfen beni okula gönderme. Tamam, zorunlu olduğunu biliyorum, ama beni seviyorsan, gönderme. Şimdi sınıfta öğretmenimiz de, arkadaşlarım da Fatma’yı dışlıyorlar. Kürt oymuş. Vallahi Fatma o gün evdeydi, onun öldürdüğünü sanmıyorum askerleri. Ama yine de, onu “Kürt” diye dövmeye kalkışırlarsa, ne yapacağım? Fatma benim arkadaşım, ama onu korursam, bu sefer de bana saldırmazlar mı? Korkuyorum baba, beni biraz seviyorsan, beni okuldan al.

Kızın.

Yuzde52.Org

Ernesto Che Guvara

yollayan tutbenidüşmeden on Kasım 03, 2007

UNUTULMAYANLAR - Ernesto Che Guvara

Bugün antiemperyalist mücadelenin başarıya ulaşması için emperyalizme karşı dövüşen halkların ortak cephesini yaratmak, Che’nin bütün Latin Amerika’da direniş örgütleyerek yapmaya çalıştığı ancak yarım kalan vasiyetini tamamlamak olarak da algılanabilir. O nedenle devrimcilerin öncelikli hedefi ezilenlerin antiemperyalist birliğini sağlamaya çalışmaktır. Emperyalizme karşı direniş çağımızın tek devrimci yoludur. Che bu direnişin simgesidir. Ezilenler açısından tek çözümün birleşerek savaşmak olduğu ortaya çıkmıştır.




Hasta Siempre

Aprendimos a quererte
Desde la historica altura
Donde el sol de tu bravura
Le puso cerco a la muerte

Estribillo:
Aqui se queda la clara
La entraniable transparencia
De tu querida presencia
Comandante Che Guevara

Tu mano glorioso y fuerte
Sobre la historia dispara
Cuando todo Santa Clara
Se despierta para verte

Estribillo

Vienes quemando la brisa
Con soles de primavera
Para plantar la bandera
Con la luz de tu sonrisa

Estribillo

Tu amor revolucionario
Te conduce a nueva empresa
Donde esperan la firmeza
De tu brazo libertario

Estribillo

Seguiremos adelante
Como junto a ti segimos
Y con Fidel te decimos
Hasta Siempre, Comandante

(Carlos Puebla-1965)


Sonsuza Dek

O tarihi günlerden bu yana
Yer etti içimize senin sevgin
Parladığı yerde yiğitlik güneşin
Ölüm bir çelenk kondurdu başına

Nakarat:
O aydınlık durur hala
Yürekleri saran ışıltısıyla
Bağlıdır senin sevgili varlığına
Kumandan Che Guevara

Vuruyorsun tarihin içinden
Şanlı ve güçlü yumruğunla
Bütün Santa Clara düşüp yollara
Seni görmek isterken

Nakarat

Gelirsin bahar güneşiyle
Tutuşturduğun meltemle
Gelirsin bayrağımızı dikmeye
Ve bir ışık gülüşünde

Nakarat

Devrim aşkıyla yanan yüreğin
Götürür yeni bir hedefe seni
Orda bekler hep birileri
Kurtarsın diye güçlü ellerin

Nakarat

Yolundayız hiç durmadan
Birleşmiş seni izliyoruz
Fidel'le birlikte bak söylüyoruz:
Sonsuza dek ey Kumandan!

(Türkçesi: Adnan Özer)

Che’nin yaşamından kesitler

14.7.1928: Che Guevara, Rosario de la Fe’de dünyaya gelir.

1930 Mayıs: Che ilk astım nöbetini geçirir. Nöbet, Ernesto’nun henüz 15 günlükken yakalanmış olduğu zatürrenin kalıntısı olan bir akciğer zafiyetinin belirtisidir.

1935: Eğitim Bakanı, ailesine yazdığı bir yazıyla, yedi yaşına gelmiş olan Ernesto’nun neden okula gitmediğini soruşturur. Ernesto astımı yüzünden okula gidememiştir. Birinci yılda kendisini annesi eğitir. İkinci ve üçüncü sınıflara, düzenli olarak gidebilen Ernesto’ya altıncı sınıfa dek yine kardeşleri ve annesi ders verir. Son öğretim yılında Cordoba’daki Colegio Nacional Dean Funes’e gider, yakasını bir türlü bırakmayan hastalıkla mücadele etmek için futbol ve rugbi oynar.

1937: Babası Altagracia’da, İspanyol Cumhuriyeti’ni desteklemek üzere bir komite kurar.

1943: Gençliği Peronculuğun ateşli günlerine rastlar. Cordoba’da öğrenciler greve giderler. Okul arkadaşının kardeşi, bir gösteri sırasında tutuklanıp Cordoba Emniyet Müdürlüğü’ne götürülür. Ernesto, ağabeyini ziyaret eden arkadaşına eşlik eder.

1945 Mart: Ernesto tıp öğrenimine başlar.

11.4.1953: Nöroloji konusunda verdiği son sınavın ardından alerjiler üzerine yaptığı bir çalışmayla Buenos Aires Tıp Fakültesi’nden doktor ünvanını elde eder.

1953 Temmuz: Bir arkadaşıyla birlikte Latin Amerika yolculuğuna çıkar. Yolculuğunun ilk durağı olan Bolivya’da bir halk ayaklanması reformcu Paz Estenssoro’yu iktidara getirmiştir. Guevara durumu şu sözlerle değerlendirir: “Yerlilere bite karşı DDT verecekler; ama bu, bitin nedenine ilişkin daha özsel sorunu çözmeyecek”

1953 Aralık: Ernesto Guatemala’ya vardığında yanında, Arbenz hükümetinin üyelerinden Juan Angel Nunez’e hitaben yazılmış bir tavsiye mektubu vardır. Bu ilişki sayesinde, bu ülkede, sürgün olarak yaşayan Perulu Hilda Gaedea ile tanışır ve birkaç ay sonra evlenir. Hilda’nın aracılığıyla, Moncada Kışlası saldırısının ardından Guatemala’ya gelmiş olan Kübalı sığınmacılarla bağ kurar.

28.12.1953: “Siete” dergisinin 45. sayısında bazı bilimsel makaleleri yayımlanır.

1954 Şubat: Guatemala Komünist Partisi’ne girer; sendika hekimi olarak çalışır.

20.6.1954: Annesine yazdığı coşku dolu bir mektupta, United Fruit’in savaş açmış olduğu, Albay Arbenz’in demokratik cumhuriyetini bekleyen tehlikelerden söz eder. Paralı askerler, Honduras’dan ülkeye girerler; başkent bombalanır.

4.7.1954: Castillo Armas’ın askeri darbesi, Guatemala’daki durumu tersine çevirmiştir. Kübalı ve Guatemalalı dostlarının, kendisinin de kalmakta olduğu Arjantin Büyükelçiliği’ne sığınmalarına yardımcı olur. Dostları güvenliğe kavuşunca, trenle Meksika’ya gitmeyi planlamaktadır.

1954 Eylül sonu: Meksika’nın başkenti Mexico’dadır.

1955 Mayıs: Bir hastanenin kardiyoloji ve alerji bölümünde çalışmaktadır. 26 Temmuz Hareketi’nden Kübalı sığınmacılarla yeniden ilişki kurar. Raul Castro, birkaç hafta sonra da Fidel Castro Meksika’ya gelir.

1955 Temmuz/Ağustos: Maria Antonia Gonzales de Paloma’nın evinde Che Guevara Fidel Castro ile tanıştırılır. Bütün geceyi, tartışarak geçirirler; sabahleyin Fidel Castro, kendisini Küba’nın kurtuluşu seferine hekim olarak katılmaya ikna eder.

20.7.1955: Annesine yazdığı bir mektupta 16 Haziran tarihli Peron karşıtı darbeden sonra Arjantin’deki durumu tahlil eder. Guevara, Peronculuğun uluslararası tutumunu, nesnel olarak ABD karşıtı biçiminde değerlendirir.

24.9.1955: Annesine yazdığı ve Peron’un devrilişinin Latin Amerika üzerindeki etkilerinden söz ettiği bir mektupta, Hilda Gadea ile evlendiğini ve bir çocuk beklediklerini de haber verir.

1956 Ocak: Annesine, çocuğun Şubat’ın son haftasında dünyaya geleceğini, Mart’tan sonra da hayatı konusunda karar vereceğini yazar.

1956 Şubat: Mexico yakınlarındaki Los Gamitos poligonunda atış talimlerine başlar.

1956 İlkbaharı: Atış talimleri Chalco kentinin yakınındaki Santa Rosa Çiftliği’nde sürer. Yönetici İspanyol Cumhuriyeti ordusunun eski generallerinden Alberto Bayo’dur.

1956 Mart: Annesine yazdığı mektupta kızı Hildita’nın doğumunu haber verir.

20.6.1956: Fidel Castro ve daha bir dizi Kübalı devrimciyle birlikte tutuklanır.

10.7.1956: Ailesinin hapishaneden aldığı bir mektupta Ernesto, hekimliği bırakıp Kübalı devrimcilere katıldığını açıklar.

31.7.1956: Bir hafta önce salıverilen Fidel Castro’dan sonra Guevara da serbest bırakılır.

24.11.1956: “Granma”ya binmeden az önce annesine yazar.

24/25.11.1956: Gecenin ikisinde, ışıkları söndürülmüş “Granma”, Tuxpan’dan denize açılır. Hava son derece kötüdür; gemide tam 82 insan, silahlar ve erzak bulunmaktadır. Bu 82 kişiden 20’si, Moncada Kışlası baskınına katılmıştır; dördü Kübalı değildir; Arjantinli hekim Che Guevara, İtalyan Gino Dore, Meksikalı Guillen ve Dominikli pilot Ramon Meyas.

2.12.1956: Gün doğarken gemi Los Colorados kumsalında karaya oturur. Gemidekiler, kendilerini kıyıya atıp sık bitki örtüsü içinde, kendilerine makinalı tüfeklerle ateş açan savaş uçaklarından korunmaya çalışırlar. “Granma”nın varışı gözlenmiştir. Che, sonraları bu sahneyi: “Karaya çıkmadık, karaya oturduk” diye betimleyecektir.

5.12.1956: Yola çıktıktan on gün sonra bir gece yürüyüşünün ardından şafak vakti Algeria del Pio’ya ulaşırlar. Burada sabah saat 4.00’te saldırıya uğrayarak, ağır kayıplar verirler. Che de yaralanır.

17.1.1957: Sabah saat 2.40’ta Fidel Castro’nun yönetimindeki 22 kişi, La Plata’daki deniz kuvvetleri kışlasına saldırır. Bu ilk zaferleridir.

1957 Haziran: Ernesto Guevara’nın komutasındaki “Cuarta Columna” (Dördüncü Kol), El Hombrito dolayındaki Sierra Maestra Centrale’de savaşmaktadır.

10.9.1957: Pino del Agua’daki savaşı kazanırlar.

6.12.1957: Alto de Conrado çevresindeki savaşta topuğundan yaralanır.

24.2.1958: Sierra’da “Radio Rebelde” vericisi, Guevara’nın yönetimi altında yayımlarına başlar. Bu girişim, bir yıl önce kurulan ve yöneticiliğini yine Che’nin yaptığı aylık “El Cubano Libre” dergisinin yayımlanışını izlemektedir.

1958 Ağustos: Castro genel karargahını Le Plata’da kurar. Guevara, 8. “Ciro Redondo” Kolunun komutanlığına getirilir; kendisine verilen stratejik görev, adayı ortasından ikiye bölmektir. 148 erkek ve kadından oluşan 8. Kolun elinde 6 makinalı tüfek, çok sayıda tüfek, bir de bazuka bulunmaktadır.

16.12.1958: Rio Falcon üzerindeki köprüyü havaya uçuran Che, böylece Las Villas ilinin merkezi Santa Clara’ya ana yolu keserek ili tecrit eder. Che’nin Kolu değişik yerlerde Batista birliklerine saldırır; o arada Fomento’da 100 tüfeği ganimet olarak ele geçirir.

21.12.1958: Cabaiguan ve Guayos kentlerine eş zamanlı ve başarılı saldırılar.

30.12.1958: Comandante Che Guevara, Santa Clara’da Batista’ya karşı verilen meydan savaşını kazanarak diktatörü kaçmaya zorlar. Çatışmalar sırasında Ernesto sol kolundan yara alır.

2.1.1959: Che ile Cienfuegos La Habana’ya girerken Fidel, Santiago de Cuba’ya ulaşır.

2.6.1959: Yeni Devlet Konseyi Che’yi Küba yurttaşlığına kabul eder.

2.6.1959: Escambray dağlarındaki bütün savaşlarda yanında yer almış olan Aleida March ile evlenir. Ondan üç çocuğu olur.

13.6.1959: Küba elçisi olarak, Afrika ve Asya’nın çeşitli ülkeleriyle iktisadi ilişkiler kurmak üzere çıktığı gezide Mısır, Japonya, Seylan, Pakistan, Sudan, Fas ve Yugoslavya’ya uğrar.

1959 Ekim: Yurda dönüşünde Tarımın Sanayileştirilmesi Dairesi’nin (INRA) müdürlüğüne atanır.

1959 Kasım: Merkez Bankası Başkanlığı’na getirilir.

23.2.1961: Sanayi Bakanlığı’na atanır. O günlerde şöyle yazar: “Komünizm yeni bir insanın yaratılmasına yol açmazsa en ufak bir anlamı olmaz.”

1961 Ağustos: Paraguay’ın Punta del Este kentinde düzenlenen birinci Amerikalararası Ekonomik ve Sosyal Konferansı’nda (CIES) Küba heyetinin başında yer alır. Konuşmasında paralı askerlerin Nisan ayında Domuzlar Körfezi’ne yapmış oldukları çıkarmayla alay eder. Esirlere karşılık traktör ister ve kıta devrimi fikrini geliştirir.

9.12.1964: New York’ta Birleşmiş Milletler genel kurulunda konuşur. “Gerekli gördüğüm anda bu Latin Amerika ülkelerinin birisinin özgürlüğü için, karşılığında kimseden hiçbir şey talep etmeden tereddütsüzce hayatımı veririm...”

24.12.1965: Cezayir’de Afrika-Asya Dayanışma Örgütü’nün İkinci İktisat seminerine katılır. Konuşmasında, iktisadi anlaşmaları kötüye kullanmakla suçladığı SSCB’yi eleştirir.

1965 Mart: Kamu hayatından çekilir; askeri danışman olarak Afrika’ya gider.

3.10.1965: Fidel Castro Che’nin veda mektubunu kamuoyuna açıklar: “...Bu dünyanın başka ülkelerinin benim sınırlı gücümün desteğine ihtiyaçları var. Küba’daki hükümet sorumluluğunun sana yaptırmadığı işi ben yapabilirim.”

3.11.1966: Guevara, Adolfo Mena Gonzales sahte adıyla Bolivya’ya gider. Kavga adı Ramon’dur.

6.11.1966: Bolivya’da Nancahuazu’daki gerilla üssüne ulaşır.

23.3.1967: Bolivya birlikleriyle ilk silahlı çatışma.

17.4.1967: La Habana’da düzenlenen Tricontinentale toplantısında Osnamy Cienfuegos Che’nin veda mesajını okur.

29.9.1967: Amerikan haber ajansı AP, askeri kaynaklara dayanarak Bolivya ordusunun 1500 kişiyle Che’nin peşine düştüğünü bildirir.

8.10.1967: Che’nin grubu, yüzlerce asker tarafından El Yuro vadisinde kuşatılır. Bacaklarından yaralanan Che tutsak alınır. Higueras’taki okul binasına götürülüp sorgulanır. Sorulara cevap vermez. Yaraları tedavi edilmez.

9.10.1967: Che saat 13.10’da makinalı tüfek ateşiyle kurşuna dizilir. Fail Astsubay Mario Teran’dır ve Bolivya Devlet Başkanı Rene Barientos’un doğrudan emriyle hareket etmiştir. Comandante Ernesto Che Guevara’nın cesedi, bir av ganimetiymişçesine teşhir edilir. Bolivyalı bir subay, kalbinden aldığı öldürücü makinalı tüfek yarasını gösterir. Che, korkutucu propaganda etkisi yaratmak amacıyla, bütün geleneklere aykırı olarak, gözleri kapatılmadan gömülür.

18.10.1967: Fidel Castro, Küba televizyonundan Che Guevara’nın ölümünü yeniden açıklar.


Che’nin çocuklarına veda mektubu

Sevgili Hildacık, Aleidacık, Camilo, Celia ve Ernesto

Eğer bu mektubu okumanız gerekirse bu, sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır. Beni zar zor hatırlayacaksınız, en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır. Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.

İyi bir devrimci olarak yetişin. Doğaya egemen olmayı olanak kılan tekniğe egemen olmak için çok çalışın. Devrimin önemli olduğunu ve bizlerin yalnız başımıza hiçbir değerimizin olmadığı hatırda tutun. Herşeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde hehangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir. Sizi ufaklıklar, hep görmeyi umuyor ve kocaman kucaklıyorum.

Babanız



Che’nin Fidel’e veda mektubu

Fidel,

Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazi çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkan vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi.

Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu, görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.

Başka gökler altında son saatim geldiğinde benim son düşüncem bu halk ve özellikle sen olacaksın. Öğrettiklerin için ve eylemlerimin en son sonuçlarına dek sadık olmaya çalışacağım, örneğin için sana teşekkür ettiğimi, Devrimimizin dış politikası ile her zaman özdeşleştiğimi ve buna devam edeceğimi, sonumun geldiği herhangi bir yerde Kübalı devrimci olmanın sorumluluğunu duyacağımı ve öyle davranacağımı, çocuklarıma ve karıma maddi hiçbir şey bırakmadığımı ve bundan üzüntü duymadığımı, aksine sevindiğimi, onlar için hiçbir şey istemediğimi çünkü devletin onlara yaşama ve eğitim görmeleri için gereken her şeyi vereceğini biliyorum.

Her zaman zafere kadar!

Ya vatan ya ölüm!



Che’nin Ailesine Veda Mektubu

Sevgili Canlar,

Bir kez daha bacaklarımın arasında Rocinante’nin kemikleri fırlamış sağrılarını hissetmeye başladım. Yine elde kalkan, yollara düşüyorum.

Yaklaşık on yıl kadar önce, size yine böyle bir veda mektubu yazmıştım. Hatırladığımca, daha iyi bir asker, daha iyi bir doktor olamamaktan yakınmıştım. Artık doktorlukla ilgilenmiyorum, ama öyle kötü bir asker değilim artık.

Çok daha bilinçli olmanın dışında, hiçbir şey değişmedi özünde; Marksizm anlayışım derinleşti ve netleşti. Özgürlük adına savaşanlar için tek çözüm yolunun silahlı mücadele olduğuna inanıyorum ve bu inanca uygun olarak davranıyorum.

Çokları bana maceracı diyecek, evet öyleyim -ama farklı bir türden- inançlarını doğrulamak için postunu tehlikeye atan türden...

Belki de bu benim son mektubum olacak.

Ölmeye niyetim yok ama, mantıklı ihtimaller arasında bu da var.

Öyle olursa, son kez kucaklarım sizleri.

Sizleri çok sevdim, yalnız bu sevgiyi nasıl ifade edeceğimi bilemedim; aşırı bir katılıkla kendi yöntemlerime bağlı kaldım, ve bazı kereler beni anlayamadığınızı sanıyorum. Beni anlamak kolay değildi, ama salt bugünlük olsun bana inanın.

Bir sanatçının dikkatiyle eksiklerini giderdiğim iradem taşıyacak artık sallanan bacaklarımı ve tükenmiş ciğerlerimi. Bunu yapacağım.

Arada bir düşünün yirminci yüzyılın şu fedaisini. Celia’yı, Roberto’yu, Juan Martin’i, Pototin’i, Beatriz’i, herkesi öperim.

Ve isyankâr, başıboş oğlunuz sizleri kucaklar.

Ernesto



Che Guevara'nın
Çeşitli Görüntü Kayıtları

Birleşmiş Milletler Konuşması
(0:16, ~4 MB)

Bolivya Görüntüleri
(0:06, ~3 MB)

Fabrikada Çalışırken
(0:28, ~0.8 MB)

Che Guevara'nın Cesedi
(0:14, ~2 MB)

Çocukluk Görüntüleri
(0:18, ~1 MB)

Domuzlar Körfezi Hakkında Konuşma
(0:32, ~7 MB)

Domuzlar Körfezi Hakkında Konuşma (2)
(0:17, ~0.5 MB)

Emperyalizm Hakkında
(1:20, ~2 MB)

Fidel Castro Hakkında
(0:22, ~0.6 MB)

Havan Kullanırken
(0:05, ~1.6 MB)

Devrimin İlk Günü Havana'ya Giriş Görüntüleri
(0:53, ~1.5 MB)

Lumumba Hakkında
(0:12, ~3 MB)

Che'nin Gizli Mezarı Bulunuyor
(0:10, ~2.5 MB)

Bir Miting Konuşması
(0:31, ~4 MB)

Satranç Oynarken
(0:05, ~1.5 MB)

Şeker Kamışı Tarlasında Çalışırken
(0:18, ~4 MB)

Şiir Okurken
(1:00, ~1.6 MB)

Tüm Dosyalar:
(26.7 MB, 17 dosya)



CHE'NİN ŞİİRLERİ

Fidel’e Şarkı

Haydi gidelim,
ateşli peygamberi şafağın
rüzgara bakan gizli patikalardan
o âşık olduğun yeşil vatanı kurtarmaya.

Haydi gidelim,
savaşmaya bütün hatalarla
alnımızda isyan yıldızlarıyla
zafere ya da ölüme ant içerek.

İlk silah duyulduğunda ve toprak uyandığında
uykudan sıçrayan bir kız gibi
orada yanınızda olacağız, sessiz savaşçılar
orada olacağız.

Saçıldığında sesin dört bir yana
toprak reformu, adalet, ekmek ve özgürlük
orada olacağız haykırmak için senin sözlerini
orada olacağız.

Yaraladığı gün, bizim kurtuluş emelimiz
vahşi canavarı kendi yuvasında
orada olacağız gururlu yüreklerimizle
orada olacağız.

Sanma ki bizi korkudan titretebilirler,
hediye ve süslerle kuşanarak.
istediğimiz bir tüfek, mermiler ve bir fişek
başka bir şey değil.

Ve eğer engellerse bizi silahları,
gözyaşlarını istediğimiz gibi yalnızca Kübalıların
Tarihin akıntısıyla sürüklenen gerillalar için örtüler isteriz
Başka bir şey değil


Tomas’la Vedalaşma

Sanadır, abluka altında arkadaşım.

Işıklı sularına ak dağların
batık bir gemi düşünün seni bağlı tuttuğu yere
yol alır ayrılık şarkım.

Gözlerimi açtım bugün
Kanatlanma isteği ile yelkenlerimde
haberleşme mumları tutuyorum
aldırışsız pusulanın gösterdiği
zaman limanına yol alırken gemi.

Rüzgâra bırakıyorum dilimi
sözcüklerini sıkı tutmak,
yeni acılarını azaltmak için
yaşadığın şaşkınlıkları bölüşmeye.

Yastığını yeşerten
bahar da yitip gitti.
Gidişimi söylemiyorum
gitmeyen gemin için diyorum.

Anlıyorum seni Kanadı kırık kırlangıç,
Kastilya çeşmesine
götürmek isterdim
direnebileceğin güçle giydirmek.

Sorunları çözmeye çabalayan bir doktor olsam bile
onları değiştiremiyor, ancak anlayabiliyorum.
Ama gizemli bir çözümüm var.
Bolivya’da bir madende,
Şili’de, Peru ve Meksika’da
veya yıkılmış Sonora İmparatorluğu’nda,
Afrika Brezilya’sının siyahi bir limanında veya
her yerde bir kelime
öğrendiğimi sanıyorum belki de.

Buna çok kolay çare,
ilgilenme çevresiyle saldır tepeye.
Genç ellerlinle tut yaşlı kayayı
günden güne ufak dalgalar şeklinde
Yasla nabzını kıpırdanan kızıl mercana.

Bir gün, hatıram ufuğun ötesinde
bir yelkenli olsam da
ve anıların hafızamda demirleyen
bir gemi olsa da.

Neşeyle geleceğe yol alan
ufuktaki kızıl yoldaşlara baktığımda
heyecanla haykırmaya başlayacak kuşluk vakti.
O dehşetengiz ve beyaz serinkanlı kötüler
Şaşkın bir gece gibi arkası ardın dönecekler.

İşte o an, dört duvarın arasında
yorgun şair,
şarkıcısı olacaksın kainatın
ve sen kara bahtlı, ince ruhlu, dertli şair
güçlü şairi olacaksın halkın.


Veda Şarkısı

1.
Veda şarkımı bırakıyorum sana
kayalıklarda kalmış yelkenli

2.
Kayalar dünyasında değişken köklerimin altında
tohumlanan ölüm kanımda uzaklarda…
Issızlık, duvarlarda açan özlem çiçeği
ıssızlık, yeryüzünde kendimi vermiş faniliğim

3.
Heybemde yüreğinin tadını
omuzlamak istemiştim,
havada çizilmiş kesin eğrilerde kaldı,
yalanlar gibi yiğitliğini umudumun.

Bir gezgin yalnızlığıyla gidiyorum
uzun yollar gibi anılarından.
Havadaki kesin eğrilerle bana döndü
kaderine bir işaret koyan pusula.

Bütün işlerim bittiğinde,
bakışlarında canlanmaya gelirim.
Geleceğimi kaderine yol yaparak
gülümseyen bir parça olmak için.

Birbirine eklenen zincir halkalarına benzer
anılarından elvedalarla gidişim
uzun yollar gibi zamanın akışında.

4.
Dimdik düşmüşken yola,
yorulmuş bir anı gibi geçmişi olmadan izlemekten beni,
ve unutulmuş yol köşesinde bir ağaçta.

İçimde o gezginin acısıyla devam edeceğim yola
yol kenarındaki taşlarda parçalanıp ölünceye dek
gülümseyerek gideceğim anılarından uzaklara.

Matadorun pelerinindeki büyülü güç
bana dönüp bakmaktaydı.
alıkoydu beni çıkarlarım için kaygı duymaktan
ve çizgim kaybettikçe, eğri halini aldı.

Beni isteksizce davet etmeni
görmemek için bakamıyordum sana
mutluluğumun pembeye boyalı matadoru.

alacakaranlıkta bir çana benzer
dümdüz yayılan çayırım (kıtam)
tatlı ve silinmez
sevecen elleriyle deniz seslenirken bana

5.
Kara bir mikroskopu gösteren bilim,
bir sicil memuresi karşısındaki kuruntulu bir doktoru andırır
Sanat… diye ortaya çıkan her şey
bir Leica’nın verimsiz mekaniğidir.
Acılar ve kaygılarla içinde bir yerli (ve tabii özlemle
yitenin dönüşüne arzu duyan gönlünde),
coca, alkol ve açlığın ahmakça gülümsemesi.

Ü ç kuruşa satılan cinsellik
-Amerika’da kelepir-
boş çarşaflarda önemsenmez bir anı
bıraktın beni Guetamala
bağrımda derin bir yarayla
ve kahreden bir hıçkırığın gizemli duygusudur
emmek ya da emzirmek için acılarını
bir kadını bulmak
uyanan insanların çığlığıdır
kederleri tek tek birleştiren o bağ.

6.
İşte bugün titreyen ellerimle
prizmamı meçhul bir kayıta koyuyorum .

Ağacın olgunluğuna zarar vermeden
toplanmış meyvenin garip tadıyla.
Çağırışını anlayamıyorum bazen
yaşlı, tuhaf kanatlanmış kulemden,
amma günler var kimi cinselliğin uyandığını duyuyor
bir öpücük kadar dinlenmeye gidiyorum kadınıma
böylece beni dost diye çağırmayanın
hiçbir zaman ruhunu öpemeyeceğimi anlıyorum.

Biliyorum ki ak pak değerlerin kokusudur
beynimi verimli kanatlarla dolduracak

Hayata geçmesi imkansız
fikirler taşımak gibi zevkleri bırakmalıyım, biliyorum.

Biliyorum ki ölesiye savaşacağımız gün
halk çocukları omuz verecek bana
halkın uğruna savaştığı amacın zaferini
eğer göremezsem
bu fikri en uzak geleceğe taşımak için
verdiğim mücadeledendir
eski kabuğun tüylerini yolarken
doğan umut kadar kesin biliyorum bunları.


Öleceksin Yaşlı Maria

Öleceksin yaşlı Maria
doğruları söylemem lazım sana,
acılarla dizili bir tespih gibi hayatın
bir seveni, sağlığı yada parası olmayan
yalnız açlık olan paylaşılacak
beklentilerini konuşacaktım seninle
üç ayrı beklentini
kızının durumunu bile bilmeden.

Bir çocuğunkine benzeyen erkek ellerini
avuçlarına koy, sarı sabunla cilalanmış olan avuçlarına
uysal doktor ellerimin sıkılganlığında ov
saf parmaklarının sert nasırlarını.

Proleter büyükanneni dinlerken,
inan gelen adama,
hiçbir zaman göremeyeceğin geleceğe
ya da ömrün boyunca
boş yere dua ettiğin amansız tanrıya
ölümden talep etme merhametli olmasını
karanlık iltifatların boylanması için
gökler sağır ve karanlıklar sunar sana

her fırsatı sunacağım sana
alacağın Kızıl intikam için
sahiplendiğimiz ideallerin sonsuz doğruluğu
torunlarınca yaşanacak
huzurla öl yaşlı savaşçı.

Öleceksin yaşlı Maria
sana yapılan otuz kefen tasarımı
gülümseyecek seni yolcu ederken
gideceğin zaman uzaklara.

Öleceksin yaşlı Maria
suskun kalacak odanın duvarları
astımla kolkola gelince gelince ölüm
ve boğazına dizilince sevdaları.

Bronzdan yapılan şu üç şefkat
(tek kaynak geceni aydınlatan)
açlığa bürünmüş üç torun
yığılı parmaklarının arasında
her zaman sıcak bir gülümseme buldukları yerde
hepsi bu kadar yaşlı Maria.

Doğruları söylemem lazım sana,
acılarla dizili bir tespih gibi hayatın
bir seveni, sıhhati yada parası olmayan
yalnız açlık olan paylaşılacak
mutsuzdu hayatın yaşlı Maria.

Daimi istirahatın fermanını gelip
buladığında göz bebeklerini acıyla
sonsuz kölelikteki ellerin
son saf okşayışı kavradığı vakit
onları düşünüp… ağlayacaksın.

Yaşlı zavallı Maria
-hayır sakın yapma!
ömrün boyunca o uyuşuk tanrıya yalvarma
bağlama umutlarını ona
ya da ölürken merhamet dileme
hayatın vahşi bir açlıkğa bünümüştü
sonunda astımla örtündü.

Ama sana haykırmak isterim
alçak fakat cesur sesiyle umutlarımın
kızıl ve kudretli olanıyla intikamların
ideallerimin doğruluğuyla
yemin ederim sana.

Bir çocuğunkine benzeyen erkek ellerini
avuçlarına koy, sarı sabunla cilalanmış olan avuçlarına
uysal doktor ellerimin sıkılganlığında ov
saf parmaklarının sert nasırlarını.

Huzur içinde yat yaşlı Maria
huzur içinde yat yaşlı savaşçı
torunların yaşayacak safağı
YEMİN EDERİM Kİ…

Savaşa Hayır Deyin !

yollayan tutbenidüşmeden on Eylül 21, 2007

Savaşa Hayır Deyin !


SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR!...

Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki.

Sana yarın su boruları ve vanalar yerine çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse,

yapılacak bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız.

Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Fabrika sahibi.

Sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Laboratuardaki araştırmacı.

Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat etmeni emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Odasındaki ozan.

Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Hastası başındaki doktor.

Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Kürsüdeki din adamı.

Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Vapurdaki kaptan.

Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Havaalanındaki pilot.

Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Dikiş masası başındaki terzi.

Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Cübbesi içindeki yargıç.

Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. İstasyondaki adam.

Sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Kentin varoşlarındaki adam.

Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse,

yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!...

Sen. Normandiya'daki ana ve Ukranya'daki, sen Frisko ve Londra'daki ana.

Sen Hoangho ve Missisippi' deki ve Hamburg ve Kore ve Oslo'daki ana.,

bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar,

sizden yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse,

dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:

HAYIR deyin!... Analar, HAYIR deyin!...


Çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:

Gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek,

dev mamut kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu,

deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı,

önceleri öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü,

yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi rıhtım duvarlarına karşı,

ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.

Tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi

yamru yumru olacak. Çürümüş hangarların arkasında,

büyük çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.

Çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı,

her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde

ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında,

korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.

Güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak,

pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını

devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.

Enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.

Mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde,

soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un,

son kase çilek, kabak ve diğerleri bozulup gidecek,

ekmek ters çevrilmiş masaların altında,

parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek,

ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak,

tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak,

yok edilmiş bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları

ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak,

ufalanacak, ufalanacak, ufalanacak.

Sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla

ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında

yalnız ve yanıtsız ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak,

o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları

ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan,

kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç soruyu soracak :

NEDEN?

Bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek,

yıkıntılar üzerinde esecek,

çatlaklar arasından akacak, bu ses,

ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak,

kan birikintileri üzerine düşecek, duyulmayacak, yanıtlanmayacak,

son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.

Tüm bunlar olacak,

yarın, yarın belki, belki hemen bu gece,

belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz. HAYIR demezseniz!...


wolfgang borchert - Çeviri : Rahman Haydar

Sacco ve Vanzetti

yollayan tutbenidüşmeden on Eylül 01, 2007

Sacco ve Vanzetti

23 Ağustos 1927: 80 yıl önce Massachussets Eyaleti ve ABD hükümeti, Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti’yi elektrikli sandalyede katletti. Bu iki İtalyan göçmeni, anarşist olmaktan ve radikal emek yanlısı ve anti-militarist eylemciler olmaktan suçluydu.

sacvan_3.jpg


23 Ağustos 1927:

80 yıl önce Massachussets Eyaleti ve ABD hükümeti, Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti’yi elektrikli sandalyede katletti. Bu iki İtalyan göçmeni, anarşist olmaktan ve radikal emek yanlısı ve anti-militarist eylemciler olmaktan suçluydu.

Adalet Bakanı Palmer’ın güdümündeki bir terör politikasıyla 1910’ların sonunda ve 1920’lerin başlarında hükümete karşı olan ve zamanın sendikal mücadelelerinde ve grevlerinde etkin olan göçmen radikalleri, anarşistleri ve komünistleri sokaklardan temizlemek amaçlandı. Bu politika, yargıç Thayer ve eyalet valisi Fuller tarafından uygulandı. Sacco ve Vanzetti’ye yönelik cinayet suçlaması geri çekilmesine rağmen “piç anarşistler” olmakla suçlanarak katledildiler. 1977’de vali resmi olarak onları affetti. Bu bir adli hataydı. Fazladan bir ölüm cezası verilmişti.

Bugün; bu “hata”nın dehşeti ve davanın yeniden görülerek Nick ile Bart’ın masumiyetinin tanınmasını talep eden dünya çapındaki büyük gösterilerin anıları; işçi hareketinin ve devrimci hareketin kolektif hafızasının ayrılmaz bir parçasıdır.

Çünkü dehşetin tek temeli yok edilmesi için daha on yıllarca mücadele gerektiren ölüm cezası değildi. Dehşetin bir diğer kaynağı, otoriterizm temelindeki politik sistemlere ve sömürüyle eşitsizlik temelindeki ekonomik sistemlere muhalif olan ve onlara karşı mücadele veren herkesi ölümle yargılayan 1920’lerin ABD’sinin ve bugün de dünyadaki tüm devletlerin baskıcı inadıydı. Bugün örgütlenerek işçi hakları ve anti-kapitalist devrim için mücadele yürüten proleterler ne kadar suçlularsa Sacco ve Vanzetti de zamanında o kadar suçluydu. 1920’de Sacco ve Vanzetti bir gösteriden hemen önce tutuklandı. Katılacakları gösteri, Adalet Departmanı binasının 14. katından “düşen” yoldaşları Andrea Salsedo’nun ölümünü kınamak için düzenlenmişti.

Sacco, Massachussets’te bir ayakkabı fabrikasında çalışıyordu. Bir ailesi vardı. Haftada 6 gün, günde 10 saat işteydi. Fakat bunun yanında daha yüksek ücretler ve daha iyi çalışma koşulları amaçlayan işçi gösterilerinde de aktifti. Ve bu faaliyetleri yüzünden 1916’da tutuklanmıştı.

Vanzetti’nin pek çok farklı işi vardı. 1916’da bir ip fabrikasında bir greve öncülük etti. Daha sonra bir balık satıcısı olarak çalışmaya başladı.

İşte bu yılda “Nick ve Bart” tanışmışlar ve hepsi askere alınmamak için Meksika’ya kaçan bir İtalyan-Amerikan anarşist grubuna dâhil olmuşlardı. Aynı zamanda anti-militarist eylemcilerdi.

1920’de sabıkaları olmadığı halde siyasal ve sendikal faaliyetleri yüzünden tutuklandılar. Sacco ve Vanzetti’yi ellerinde tutmak için onları bir güvenlik görevlisinin cinayetiyle suçladılar. 1927’de ise elektrikli sandalyede katledildiler. Onlar bu yıllarda “özgürlük ülkesi”nde “kaybolan” binlerce sendika aktivisti ve devrimciden sadece ikisiydi.

Onlar ve mücadeleleri düşüncelerimizde yaşıyor! O günden bu güne aynı kalan değerler ve haklar için, baskıya ve ölüm cezasına karşı mücadelelerimizi onlara atfediyoruz!

Federazione dei Comunisti Anarchici - FdCA (İtalya)
Omospondia Anarkhikon Ellados - OAE (Yunanistan)
Alternative Libertaire - AL (Fransa)
Zabalaza Anarchist Communist Federation - ZACF (Güney Afrika)
Workers Solidarity Movement - WSM (İrlanda)
Melbourne Anarchist Communist Group - MACG (Avustralya)
Anarşist Komünist İnisiyatif - AKI (Türkiye)
Red Libertaria de Buenos Aires - RL (Arjantin)
Workers Solidarity Alliance - WSA (ABD)
Organización Comunista Libertaria - OCL (Şili)

Barış nasıl gelecek?

yollayan tutbenidüşmeden on Ağustos 30, 2007

"http://www.ttb.org.tr/TD/TD138/10.jpg" grafik dosyası hatalı olduğu için gösterilemiyor.

Hazırlayanlar: Elif Görgü / Ali Rıza Kılınç
Hoşça kal savaş merhaba barış!

1 Eylül Dünya Barış Günü’ne iki gün kaldı. 68 yıl önce (1 Eylül 1939), Nazilerin Polonya’yı işgal etmesiyle, insanlık tarihinin en kanlı savaşı, 2. Dünya Savaşı başladı. 52 milyon insanın yaşamını yitirdiği ve milyonlarca insanın yaralandığı karanlık dönem, Sovyetler’in, Nazileri yenmesiyle 1945’te sona erdi. İnsanlık tarihinin en acımasız, en kanlı ve en kirli savaşının başladığı gün, yani 1 Eylül, Dünya Barış Günü olarak kabul edildi.
Ne yazık ki insanlığın barış özlemi devam ediyor. Çünkü başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın birçok yerinde savaşlar devam ediyor. Her gün yüzlerce erkek, kadın, çocuk, genç yaşamını yitiriyor.
Ülkemizde de durum farklı değil. Cumhuriyetin kuruluşundan beri Kürtlerin inkar edilmesi, insani, kimlik ve kültürel haklarının tanınmaması nedeniyle bölgede başlayan çatışmalar durmadan devam ediyor. Savaşın olduğu yerde barış arayışı elbette bitmeyecek. “Türkiye Barışını Arıyor Konferansı”nda kararlaştırılan Türkiye Barış Meclis’i, 1 Eylül Dünya Barış Günü Ankara’da toplanıyor. Aydınların, yazarların, sanatçıların, sendikacıların, akademisyenlerin ve daha birçok çevreden barış güçlerinin katılacağı toplantıda, barışa giden yol masaya yatırılacak.
Savaşın mağdurları, bölge milletvekilleri ve barışseverlerle, barışın önündeki engelleri konuştuk. Kürtlerin kimlik ve kültürel hakları tanınmadan, operasyon ve çatışmalar bitmeden, koruculuk kaldırılmadan, köye geri dönüşler sağlanmadan ve mayınlar temizlenmeden barış mümkün mü?

Çağırırım halkları, ardımdan gelsinler
Her yerde zafere ulaşan halkları.
Erkekler, kadınlar, çocuklar gelin!
Hepiniz yaşamak istersiniz diye
Ey beyazlar, karalar, sarılar
Söylerim barış türküsünü…
(Nezval)
Yusuf Karadaş

İnsan toplulukları arasında eşitsizliklerin, sınıfsal ayrışmaların ortaya çıkmaya başladığı çağlardan bugüne savaş, bu eşitsizliklerin ortaya çıkmasının, korunup geliştirilmesinin temel araçlarından biri oldu. Mülkiyet ve egemenliğin bir aracı olması nedeniyle savaş, ilk sınıflı toplumların dini olan mitolojilerde, insanı (efendileri) yücelten bir değer olarak görülmüştür. Egemenlerin kutsal değerler yükledikleri savaşlardan paylarına hep ölüm, göç, sömürü ve açlık düşen emekçi sınıflar ve ezilen halklar ise, binlerce yıldır savaşların, sömürünün olmadığı bir dünyanın özlemiyle yaşamakta; barış için mücadele etmektedir…
Barışın, savaş ve sömürünün pençesindeki emekçi sınıflar ve ezilen halklar için insanca yaşayabilecekleri bir dünya talebinin ifadesi olarak anlam kazanmaktadır. Emperyalist kapitalist güçler, geniş emekçi yığınları kendi gerici politikalarına yedeklemek için barış talebini sahiplendikleri, dünyanın dört bir tarafında barış için at koşturdukları yalanına sarılmışlardır. 1990’lı yılların başında ilan edilen ‘tek kutuplu dünya’nın ve ‘yeni dünya düzeni’nin (YDD) ideologları, YDD’yi dünyanın her tarafına barış ve refah götürecek bir düzen olarak tarif ediyorlardı. Oysa çok geçmeden bu düzenin emperyalist güçler arasındaki mücadele tarafından belirlenen çok kutuplu ve dünyanın emperyalist mücadele ve kapışmalara sahne olan birçok bölgesinde yaşanan yerel/bölgesel çatışmalar üzerinde şekillenen bir ‘savaş düzeni’ olduğu anlaşıldı. Zaten, 2001 11 Eylül saldırılarından sonra Bushçu gericilik tarafından ‘yeni dönem’, temsilciliğini ABD’nin yaptığı Batı uygarlığının, gerici Doğu’ya karşı bir ‘haçlı savaşı’ dönemi olarak ilan edildi; savaş, ‘tanrı buyruğu’ olarak kutsandı. Afganistan ve Irak işgal edildi. Kötülüğün kaynağı olarak gösterilen (ama ne hikmetse, aynı zamanda dünyanın en büyük petrol kaynaklarına sahip olması nedeniyle stratejik önemi bulunan) Ortadoğu, emperyalist savaş ve müdahalelerin merkezine konuldu.
Afganistan ve Irak işgalleri, bölgenin yıllardır çözüm bekleyen iki sorunu olan Filistin ve Kürt sorunu, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ile İran, Suriye gibi hedef haline getirilen ülkeler, Lübnan’daki mücadele ve çatışmalar… Bugün savaşla iç içe yaşamak zorunda bırakılan, her gün yüzlerce evladını çatışmalarda yitiren Ortadoğu halkları için barış, ekmek gibi, su gibi yaşamsal bir ihtiyaç. Ve barış; halkların demokratik bir temelde eşit ve kardeşçe yaşaması, emperyalizm ve işbirlikçilerinin yenilgiye uğratılması, bölgeden kovulması mücadelesi ile iç içe geçmiş durumdadır.
1 Eylül’ün anlamı
Bugün, Kürt sorununun çözümü sadece ülkede değil, bütün bölgede barış ve istikrarın sağlanması bakımından öncelik taşıyan sorunlar arasında yer alıyor. Ama savaş politikalarından beslenen ırkçı şoven güçler, bir yandan Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu gibi kafatasçıları aracılığıyla inkarcı söylemlerde ısrar ediyor; öte yandan Kürt halkının ulusal demokratik istemleri karşısında baskı ve şiddet politikalarını uyguluyor. “Ne Mutlu Türküm Diyene” demeyen herkes düşman ilan ediliyor, ilan edilen ateşkesler ve barış talebi operasyonlarla yanıtlanıyor. Bu çatışmalardan Kürt ve Türk halklarının payına göç, açlık, işsizlik; gençlerin payına ise ölüm düşüyor.
1 Eylül Dünya Barış Günü, 2. Emperyalist Savaş’tan sonra, yıllarca halkların faşizme karşı zaferini sembolize eden bir gün olarak kutlandı. Emperyalist haydudun bütün dünya halklarını “ya bendensin, ya da düşmanım ve hedefimsin” diyerek tehdit ettiği günümüzde ise 1 Eylül, faşizmin ve her türlü kötülüğün kaynağı olan emperyalist kapitalist barbarlığa karşı mücadele günü olarak anlam kazanmaktadır. Bugün, emekçi sınıflara ve ezilen halklara savaşı, sömürüyü dayatan emperyalizm ve işbirlikçileri karşısında barış talebi, işçi sınıfı ve ezilen halkların bir özlemi ve ancak, bu güçlerin birleşik mücadelesiyle kazanılabilecek bir talep olarak anlam kazanmaktadır.

İçimizdeki İskoçlar

yollayan tutbenidüşmeden on Ağustos 28, 2007


Ali Murat Hamarat in Verkac.org ta yayinlanan yazisi
Bu yazıyı yazmak farz oldu. Hayır bir süredir yaz-boza çevirdiğim bu yazıyı, en sonunda bana yazdıran Kenny Miller oldu! Evet, dün Şampiyonlar Ligi özetlerini seyrederken, bir manada yazı tura attım içimde ve bir yazıyı tek bir gole bağladım. O adamdan iki gol gelince de…

Celtic’in forveti Kenny Miller’dan bahsediyorum. Bu çocuk, önce eski takımının ağlarını havalandırdı, ardından Şampiyonlar Ligi maçlarında Kopenhag ile Benfica’nın. İskoç millî takımında da forma giyen bu arkadaşın önemi ne peki? Miller, bir Protestan. Bir Protestan olarak Katoliklerin formasını giyiyor ve attıklarıyla Katolikleri güldürüyor. Peki bu bir ilk mi? Bu soru üzerinden sayfaları aralayıp meşru mezhep savaşına bakalım.

Futbol tarihinin en önemli rekabetlerinden biri olarak gösterilir Celtic- Rangers rekabeti. Ulusalcı Katoliklerin takımı Celtic ile Kraliyet taraftarı Protestan Rangers. Rangers açısından bakınca, çok net konuşulabilir aslında. Kulübün bir politikası vardır ve asla Katolikler kulüp için oynayamaz denir. Kırılma Mo Johnston ile başlamıştır. Aslında biraz sayfaların üzerindeki tozu kaldırınca, Rangers kadrosunda bulunmuş birçok Katolik olduğu da görülecektir. Rangers camiasında İkinci Dünya Savaşı’na kadar, bugün sadece isimlerden ibaret olan otuzdan fazla Katolik olduğunu öğreniyoruz çeşitli kaynaklardan.
http://www.swindonshamrockscsc.co.uk/celtic-images/celtic-glasgow-bhoys-badge-4900861.jpg
Rangers’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk Katolik ise Mo Johnston idi. Hiç sevilmedi Rangers taraftarı tarafından. Atkılar yakıldı, publarda pankartlar asıldı. Oysa ki o bir kapıyı ağzına kadar aralayan olmuştu. 1998-1999 yılını şampiyon kapatan Rangers’ın kaptanı İtalyan Amoruso iken, bir manada şampiyonu belli eden derbi maçında Katolik Celtic’e iki gol atan McCann de Katolikti. Rangers’da sonradan forma giyen İtalyanlar, Arjantinliler’in yedikleri ekmekleri Johnston’a borçlu oldukları iddia edilebilir. Tabii bunda değişen zamanın ve sponsorların ricalarının da rol oynadığını söylemek de fayda var. Ancak yine de Johnston’ın altını çizelim.

Celtic’e gelince. Aslında onların katı bir duruşunun olmadığını gözlemleyebiliriz. O yüzden Miller’ın attığı gollere o kadar da şaşırmamalı. Bu arada Miller bir ara Rangers forması giymişti bıyıkları yeni terlediğinde ya neyse. Oralara çok takılmamalı. Mo Johnston da her iki takımın formasını giydi, Alfie Conn Jr. da.

Alfie Conn Jr., 1972’de Rangers ile Kupa Galipleri Kupası’nı kaldırmış ve hatta ertesi sene oynanan İskoçya Kupası finalinde Celtic ağlarını havalandırarak Rangers’a kupa kazandırmıştı. Babası da futbolcuyduysa da, sadece Hearts’da oynadığından mıdır bilinmez unutuldu zamanla. Bu yetenekli futbolcuyu kadrosunda görmek isteyen Jock Stein tarafından camiaya kazandırılan Junior bu sefer de 1977’de Celtic formasıyla Rangers’a karşı kupayı kazanmıştı.

Celtic’in daha farklı olduğunu söylemiştik. Zaten bunun esbab-ı mucibesini anmışken, değinmemek olmaz. Alfie’yi Celtic’e kazandıran İskoçya tarihinin gelmiş geçmiş en iyi teknik adamı olan Jock Stein’dan bahsediyorum tabii ki de. Şimdi gençler Ferguson diyecek, eskiler Shankly ile Busby arasında gidecekler. Fazla yorulmayalım, adamlar Stein’ı seçmişler, diğerlerini değil; sahnede can veren, Katolikleri ayağa kaldıran Protestan’ı!

Galler’de amatör futbol oynarken, karısı ve kızının özlemine dayanamayıp İskoçya’ya dönen Stein, Celtic yedeklerini çalıştıran Gribben’ın tavsiyesi ile Celtic’e transfer edilir. Bir bir sakatlanan as oyuncular, formasına kavuşmasını sağlar. Kader ağlarını örmüştür adeta. Yaşına hürmetten takımın ikinci kaptanı yapılan isim, kaptan Sean Fallon’un sakatlığını müteakip kaptanı olur Katoliklerin. Dört sene daha kaptanlık yapıp jübilesini yapan Stein, Dunfermline, Hibernian derken kaptanı olduğu camianın başına geçer ve tarih yazar.

Stein daha sonraları, Glasgow’un içinden bulduğu gençlerle sistemini kurup 1967 yılında Şampiyon Kulüpler Kupası finalini kazanmıştı Lizbon’da, hem de sadece Glasgowlularla. Herrera’nın Inter’i, Stein’ın Celtic’ine boyun eğerken, İskoçlara kupayı getiren goller Tommy Gemmell ile Stevie Chlamers’dan gelmişti. Adanın kulüpler düzeyinde Avrupa’ya kendini nihayet ispatladığı ilk maçı İskoçlar alırken, ertesi sene bu sefer bir İngiliz, Manchester United, yine bir İskoç’un idaresinde yine aynı kupayı kazanmıştı.

Celtic’e dokuzu üst üste olmak üzere tam on şampiyonluk, beşi üst üste olmak üzere altı İskoçya Kupası, sekiz İskoçya Lig Kupası kazandıran isim, İskoçya millî takımını iki dünya kupasına sokan adam olarak da bilinir. İskoçya’nın teknik direktörü 1982 İspanya Dünya Kupası’nı görmekle birlikte 1986 Meksika Dünya Kupası’na gidememişti zira dünya kupasına katılmayı garantiledikleri Galler maçının sonunda kalp krizinden ölmüştü. Ülkeyi dünya kupasına götürmek yardımcısına nasip olmuştu; bugün Sir ünvanı olan Alex Ferguson’a.

Bugün bakıldığında mezhep meselesi biraz çözülmüş gibi duruyor. En azından oyuncuların yeteneklerine bakılıyor transferler yapılırken, mezheplerine değil. Lakin Celtic’in Polonyalı kalecisi Artur Boruc’un Rangers maçında çıkardığı haç nedeniyle gördüğü sarı kart, aslında durumun yine de çözümsüz olduğunu gösteriyor. Birçok spor karşılaşmasında sıkça rastladığımız istavroz çıkarmak, duruma göre İskoçya’da sarı kart görme sebebi olabiliyor. Hatta bazı hallerde polis tarafından soruşturma bile başlatılıyor istavroz çıkaranlar hakkında.

Eskisi gibi olmasa da, tarih boyunca var olacak Celtic-Rangers rekabeti. Bundan 35 sene evvel oynanan ve 66 kişinin ezilerek can verdiği maçtan sonra ölenlerin ailelerine yardım için yaptıkları maç dışında hep savaşmış olan bu takımlar bakalım bir gün mezheplerinden arınabilecekler mi? Hayır, öyleyse renklerini bile değiştirmeleri gerekiyor. Olmadı elin Polonyalısı’nı haç çıkardı diye içeri almamaları gerekiyor.

Elbette, böylesine güçlü bir gerilime yaslanan Celtic-Rangers rekabetini ağzımız sulanarak izliyoruz yıllardır ama; futbolcunun mezhebinden çok yeteneğinin ve adamlığının dikkate alındığı yukarıdaki örneklerin birer istisna olmaktan çıkması da fena olmaz hani.