Anti-kahraman

yollayan tutbenidüşmeden on Eylül 25, 2008

Sinemada en beğenilen 10 anti-kahraman

Sinemada en beğenilen 10 anti-kahraman

Anti-kahraman; tavırları, yöntemleri ve niyetleri itibarıyla 'kahramana' uygun düşmeyen pozisyonda birisidir.

Aslında anti-kahraman denilen figür, kahraman olmayı hiç istememiştir. Hatta etrafındaki düzgün ve efendi tipler kadar 'kahraman geçinen' tiplerden de nefret eder.
Ama hayatın cilvesi -ve çokça da sinema senaristleri- sayesinde onları sever ve sempatik buluruz.
İşte sinema dünyasının en beğenilen 10 anti-kahramanı:



1- Travis Bickle - Taxi Driver (1976)
Robert De Niro'nun canlandırdığı bu taksi şoförü, gücün 'karanlık' tarafına geçmiş biridir aslında. Ama Darth Vader'den farklı olarak küçük kızları batakhaneden kurtarma misyonunu başarıyla yerine getirir.

Üç kağıtçı bir politikacıyı öldürmek üzereyken hepimiz ona destek çıkarız ama neyi niçin yaptığı konusunda Travis'in kafası çok karışıktır.

2- Leon - Leon (1994)
Jean Reno, tıpkı taksi şoförü Travis gibi gönülsüz bir şekilde, küçük bir kızın yolunu bulmasına yardım edecektir. Üstelik kendisine hayran bir kız çocuğunu istismar etmeyi düşünmeyecek kadar karakter sahibi bir kiralık katilden bahsediyoruz burada.

3- D-Fens - 'Falling Down' (1993)
Bazı insanlar bu filme bayıldı, diğerleri nefret etti. Oysa Michael Douglas'ın canlandırdığı 'D-Fens' karakteri başlangıçta normal bir insandır, tıpkı sizin gibi. Olağanüstü sıcak bir Los Angeles gününü sonunda sıkışan trafikte küçük kızının doğum günü partisini kaçırması bardağı taşıran son damla olmuştur.

Hiç de adil olmayan bir dünyada aklımızı kaybetmeye bu kadar yakın olduğumuzu bize hatırlatan bu figürü görünce ona sempati duymasak da, nefret etmeyi de beceremedik.

4- Mickey ve Mallory Knox - 'Natural Born Killers' (1994)
Sorunlu birer çocukluk hayatı geçirmiş iki figür birbirlerine aşık olur ve daha sonra psikopat katillere dönüşür. Medyanın da etkisiyle 'kahraman' olmaya adeta zorlanan iki anti-kahramandan bahsediyoruz burada.

Bonnie ve Clyde bir yanda.. Pulp Fiction'daki Honey-Bunney ve Pumpkin bir yanda.. acımasızca insanları öldürebilmelerine rağmen birbirlerine tutkulu bir aşkla bağlı bu katil çiftlerin bambaşka bir anti-kahraman tanımı getirdiğine dikkatinizi çekmek isteriz.

5- Blondie (Sarışın) - 'Dollars Trilojisi' (1964, 65, 66)
Bu üç spagetti Western film boyunca Clint Eastwood'a hayran olduk ama aıdnı öğrenemedik. Geçmişi karanlık, geleceği zaten olmayan bu isimsiz ve karanlık adamı yenmek adeta imkansızdı. Hiç de nazik değildi ama kendi çapında dürüsttü ve haklıdan yanaydı. Bir katildi ve bunu asla inkar etmiyordu.

Anti-kahramanın mükemmel örneğiydi denilebilir. Sadece katilleri öldürüyordu, ne iyiydi ne de kötü...

6- Tyler Durden 'Fight Club' (1999)
Evet sadece bir alter-egoydu ama modern bir anti-kahraman olduğuna şüphe yok! Matrix filmindeki Neo'dan daha gerçekti adeta. Anti-kapitalizm, anti-kredi kartı ve insanı zombileştiren her şeye karşıydı.

Kokuşmuş düzene meydana okuyan ve onun bir parçası olmayı reddeden bu adama hepimiz imrenmedik mi?

7- Harry Callahan 'Dirty Harry' (1971)
Adaleti yerine getirmek ve masumların intikamını almak için kanunları çiğnemekten çekinmeyen bir kanun adamına 'kahraman' denemez. Ama kendi doğrularına inanan ve bu uğurda hareket etmekten çekinmeyen bu adamı da hepimiz sevdik.

10 karakterlik bu listede Clint Eastwood'un iki defa yer alması da hiç birimize yanlış gelmiyor, öyle değil mi?

Tolstoy'dan Sözler

yollayan tutbenidüşmeden on Eylül 03, 2008

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/9/94/Leo.Tolstoy.jpg

• Güzel olan sevgili değil sevgili olan güzeldir…

• İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa; payı gerçek kişiliğini gösterir, paydası da kendisini ne zannettiğini, payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür…

• Kadın öyle bir konudur ki, onu ne kadar incelersen incele her zaman yepyenidir…

• Her mutluluk birbirinin aynı, ama her mutsuzluk kendine özgüdür…

• Eskiden önce orospularla yatıp sonra temiz aile kızlarını alırdık, şimdi önce temiz aile kızlarını alıp sonra orospularla yatıyoruz…

• Hayvan öldürmeden, insan öldürmeye sadece bir adım vardır; dolayısıyla hayvana işkence etmekle, insana işkence etmek arası da sadece bir adımdır…

• Nasıl dünyada beyin sayısı kadar düşünce çeşidi varsa, yürek sayısı kadar da sevgi çeşidi vardır…

• Muhammed her zaman evangelizmin üstüne çıkıyor. O insanı Allah saymıyor ve kendini de Allah ile bir tutmuyor. Müslümanların Allah'tan başka ilahı yoktur ve Muhammed o'nun peygamberidir. Burada hiçbir muamma ve sır yoktur…

• Hiç kimse öfkesini yutmaktan daha güzel bir içki içmemiştir…

• İşçinin hakkını alnının teri kurumadan veriniz…

• Herkes dünyayı değiştirmeyi düşünüyor, kimse kendini değiştirmeyi akıl etmiyor.

L'animateur

yollayan tutbenidüşmeden on Eylül 01, 2008



Bizi deniyorlar…

yollayan tutbenidüşmeden on Ağustos 27, 2008

Tarih:
13 Ağustos 2008
Sayı No:
50

Bizi deniyorlar…

Onların gözünde birer denekten farkımız yok. Hızlı trenleri için bizi deniyorlar, abuk sabuk yasa teklifleri için, akıllara ziyan sistemleri için hep bizi deniyorlar.

Çocuklarımız üzerinde sistem üzerine sistem deniyorlar. Üniversiteye girmenin yolu her kuşakta değişiyor, yetmiyor, bir kuşakta iki kere değişebiliyorlar. Ülkece, beyefendilerin “pilot bölgesiyiz”, “figüranıyız”, “crash test dummie”siyiz.

Bu dergi için çalışan insanlar arasında en fazla 15 yaş fark var ve hiçbiri, aynı sınav sisteminden geçmiş, aynı sınav sistemiyle mezun olmuş, üniversiteye girmiş değil.

Kalitesiz binalarını, derme çatma yollarını, buram buram asfaltın yanında yolsuzluk kokan otobanlarını, seçim barajlarını hep üzerimizde deniyorlar… Olmadı, baştan yaparlar, bir daha denerler. Nasıl olsa söz konusu olan sizin, bizim hayatımızdır, beyefendilerin değil.

Beyefendilerin gözünde birer denek hayvanından farkımız yok. Hepsi bitti, şimdi yaptıkları ve milyonlarca dolara satacakları geminin filikalarının sağlam olup olmadığını da üzerimizde denemeye başladılar. Sağlamsa ne ala, değilse elveda…

İşçilerimiz, birer kum torbası muamelesi görerek filikaların sağlam olup olmadığının anlaşılması için kullanılabiliyor. 3 can daha gitmiş, 3 aile daha evladını kaybetmiş ne var bunda? Filikayı denediler ya, bu yeter onlara. Sağlam değilmiş işte düzenekleri, yenisini yaparlar, yine denerler, yine kum torbası yerine işçilerimizi kullanırlar. Yapmazlar bir daha mı diyorsunuz? Siz daha bu ülkeyi tanımıyorsunuz.

Tüpgaz kaçağını çakmağıyla kontrol eden tüpçü misali, ama kendi hayatlarını değil, bizim hayatlarımızı ortaya koyarak deniyorlar.

Yıllardır üzerimizde her şeyi denediler; terör örgütlerini, istikrarsızlaştırmanın türlü çeşidini, en akla hayale gelmedik para politikalarını, garabet eğitim sistemlerini…

Şimdi bir filikanın sağlam olup olmadığını denemişler, çok mu? Verecek 70 milyon canımız var, azar azar veriyoruz: Beyefendilere feda olsun!

Ey Türk Gençliği, Dön De Bir Bak Haline!

yollayan tutbenidüşmeden on Ağustos 24, 2008

Ey Türk Gençliği, Dön De Bir Bak Haline!

genclik.jpg

Şiddeti kanıksamış, ona tapan bir gençlik var karşımızda. Güce, paraya, karanlığa, şiddete, ölüme sevdalı bir gençlik. Genelde internette ruhsal doygunluğa ulaşıyorlar, peki ya sonra? İçlerindeki vahşet tutkusunu, cinayet işleme arzularını, kana olan sempatilerini, şiddete olan ilgilerini kusuyorlar üzerimize…

n818323849_217659_1801.jpg Azad

Size ne kadar sakin olduğumu, anlatamam!..

Milliyetçi masallarla büyütülen çocukların, bir sabah gerçeği arama yolculuğuna çıkıp, resmi tarihin kirli geçmişiyle tanıştıkları anda, tanklarla öğütülmesine sessizlikle cevap veren bir toplum yapısına sahibiz. Tank sesleriyle dünyaya gözlerini açan her yeni nesil, üniversiteye kadar soru sormayı öğretemeyen bir eğitim sistemiyle büyüyor. Üniversite hayatıyla beraber soru sormaya ve sorgulamaya başlayan gençliğin; gelecek için kurduğu düşler, başka bir dünyanın mümkün olabileceği üzerine yürüttüğü düşünceleri darbelerle pasifize edilip, tarihin çöplüğüne kaldırılıyor. Ve tarihin tekerrürden ibareti bu coğrafyada baştan alıyor dersi!..

Cumhuriyetin kuruluşundan beri, hayatımızın tüm evrelerinde, her eve bir ateş düşüren devletimizin “derin görevlileri” sayesinde kaç nesilli kaybettik, sayanınız var mı? Bu topluma “cehennemi” yaşatanlar, komşunuza dışkı yediren, kardeşinizin ölümüne yol açan, akrabanızı kaybettiren, çocukluk arkadaşınızı işkencede öldüren, üniversitedeki arkadaşınızın işlemediği suçlar nedeniyle yıllarca cezaevinde yatmasına sebep olan, mahalle arkadaşınızın bayrağa sarılı tabutundan rant elde etmeye çalışanlar… Yakıyor değil mi, biliyoruz. “Vatansever” elbisesiyle gizlenen ve çocuklarımızı tehdit eden bu “derin canavara” kimler sahip çıkıyor? Kralın çıplaklığı karşısında bayraklarla gözlerini kapatanlar, şiddet teşhirciliği yapan kan fetişisti insanlar değil midir?

Tankla yerlerde sürüklenen gerilla ceseti fotoğraflarını gördükten sonra, Türk gençliğinin içinde bu “yapılanmalara” sahip çıkan var mı hala, aynı havayı soluduğumuz, aynı gökyüzünün altında yaşadığımız insanların parçalanmış ceset fotoğraflarına bakıp keyiflenen bir gençlikle yaşıyoruz…

Türkiye gençliğinin zemini dolgudan ibaret. Ufacık bir sarsıntıda bile yıkılma tehlikesi geçiren, güvencesi olmayan, geleceğini gözlerindeki umutsuzluğa kapatan, ruhunu yitirmiş bir bedevi gibi oradan oraya savrulan yitik bir kuşak. Yeni nesil gençliğin yapılan bir araştırmaya verdiği cevaplarda idol aldığı üç isme bir bakalım:

1- Polat Alemdar 2- Rahmi Koç 3- Acun Ilıcalı.

Elbette bu sohbetin ardından gençlik açısından “sıkıcı, klasik” nasihatlerin gelmesini kim ister. Ama korkunç bir gerçeğin de farkına varmamız gerekir. Yapılan her askeri darbe, bu ülkedeki insanları daha silik bir hayata yöneltmiş. Son darbelerle beraber şu anda 18-25 yaş arasında olan gençlik tek bir amaca yöneltilmiş durumda; kısa yoldan köşeyi dönmek. İdol olarak alınanlardan biri güçlü ve devletle işbirliği içinde olan hayali bir mafya kahramanı, diğeri ülkenin en zengin Yahudi işadamı, sonuncusu ise popüler kültürün üretimi ünlü bir spiker. Tek ortak yanları ise, “köşeyi dönmüş olmaları”.
İktidarın kendi zenginlerini yaratıp, yeşil sermayesini beslediği, ekonominin “iyiye gittiği” açıklamalarının “zenginlerin banka hesaplarını kabarttığı” anlamından başka bir şey olmadığı, işsizlik ve yoksulluğun katlandığı bir dönemde, toplumun umudu olan ama azınlıkta kalan “uykuya dalmamış” gençlik artık mutlu olduğu, rahat yaşadığı yeri vatanı kabul ediyor ve “vatanseverlerimiz” artık binbir gece masallarının sona erdiğinin yavaş yavaş farkına varıyorlar. O yüzdendir ki, “Güngören masalı” dikiş tutmadı ve darbeseviciler açısından “filiz vermedi.”

Gözlerini bile açmamış tohumları hırçın sularıyla hırpalayıp, dipsiz uçurumlara savuran Türk eğitim sistemi, ezberci, kalıpsal yaklaşımlarla, toprağa yeni ekilmiş fidanları ya “dünyaya düşman” yabani, zehir saçan bir bitkiye dönüştürüyor ya da içine kapanık, inancını yitirmiş, güvensiz, umutsuz toplumumuza yabancılık çekmeyecek bir bireye. O yüzden kendi anadilini katledip, “turkche” konuşan Türk gençliği, Kürtlerin anadilde eğitim isteklerine bile empatiyle bakamayacak kadar milliyetçi bir görüşe sahipler.

Oysa ne güzel çocuklardı onlar… Şimdiki hallerini gördükçe, ne kadar sakin olduğumu anlatamam size!…

Şiddeti kanıksamış, ona tapan bir gençlik var karşımızda. Güce, paraya, karanlığa, şiddete, ölüme sevdalı bir gençlik. Genelde internette ruhsal doygunluğa ulaşıyorlar, peki ya sonra? İçlerindeki vahşet tutkusunu, cinayet işleme arzularını, kana olan sempatilerini, şiddete olan ilgilerini kusuyorlar üzerimize… Yıllarca karanlık hayatlarına terk edilen, aç, yoksul bırakılan, bir parça ekmek kazanması için köpek gibi dövüşmesi gerektiğini öğrenen yeni nesil gençliğimiz, şimdi sabırla avını bekleyen sistemin çaresiz, potansiyel kurbanı durumunda.

İşkence gören ve AİHM’e kadar giden davalarıyla bildiğimiz Manisalı lise öğrencileri, asker kurşunlarıyla can veren 12 yaşındaki Uğur Kaymaz, Cizre’de hurdacılık yaparak kardeşlerini okutmaya çalışırken panzer altında kalıp hayatını kaybeden Yahya Menekşe, baklava çaldığı için hapis cezası alan çocuklar, İzmir’de karakolda işkence gören çocuklar, yolda polisle tartıştığı için vurulan Cem İnci , 12 Eylül’de yaşı büyütülüp idam edilen Erdal Eren ve daha niceleri hafızamızda hala sıcaklığını korurken, sistem yeni kurbanlar istemekte… Ve buna dur diyecek bir güç bulamıyoruz ya, işte o zaman ne kadar sakin olduğumu anlatamıyorum size.

Çatışmalarda hayatlarını kaybeden askerler için “Teröre Lanet”, “Siyah Kurdela” gibi kampanyalar düzenleyen medya ve “duyarlı” toplumumuz, neden öldürülen siviller karşısında tek bir tepki bile gösterme zahmetinde bulunmuyor. Öldüren devlet görevlisi olduğu için mi, “devletimizin imajı zarar göreceği için mi yoksa devlet öldürmüşse vardır mutlaka bir suçu” zihniyetiyle mi utanmaz yüzlerini çeviriyorlar. Terörü uygulayanın bayrağı legal ise, bu terör meşru mudur?

Konya’da Kuran Kursu binasının çökmesiyle ölen 18 çocuğun hesabını kim verecek? Anne babaları “Takdir-i ilahi. Ölüme inanıyoruz, şikayetçi olmayacağız” diye açıklama yapıyor. Kaçak olarak, ruhsatsız işletilen bir kuran kursu insanoğlunun ihmal ve akılsızlığı yüzünden çöküyorsa, hangi takdir-i ilahiden bahsedebiliriz? Fethullah Gülen tanrı adına kararını veriyor; “hepsi cennete gidecek…” Fethullah Gülen’in iktidarları ele geçirme stratejisi başlı başına bir tez konusu aslında. Ücretsiz üniversite kurslarıyla tavlanan zeki öğrenciler, burs verilen yetenekli Kürt öğrenciler, “Hocaefendi”nin okullarında geleceğin iktidarında Gülen için birer fedai haline getiriliyor. Gülen, yoksulu yoksulluktan çıkarma çözümleri geliştirmek yerine kendisine el açtırıp, cemaatine bağımlı iyi yetiştirilmiş birer fedaiye dönüştürüyor. Hassan Sabbah’ın rolünü çalıp yiğit, zeki çocuklarımıza, “cenneti” vaat ediyor. Fethullah Gülen’in güç imparatorluğunu daha da yükseltmek için tahtının altına koyduğu 18 küçük bedenin hesabını bugün sormayanlardan ve bu olayın üstünü kapatıp, hiçbir şey olmamış gibi sırıtarak “yoluna devam eden”lerden elbet birgün hesap soran birileri de çıkacaktır.

Çocuklarımıza kıyıyorlar, farkında mısınız?

MGK’nin önceden bildiği saldırı sonrasında Dağlıca’da esir düşen askerleri “vatan haini” olarak yargılayan devlet, Güngören saldırısının ardından; olayla alakaları olmadığı savcı tarafından da “tutuklama gerekçesi”nde ifade edilen insanları toplayıp, öfkeli topluma katliamın “suçluları” olarak servis ediyor. Ve kimse sesini çıkarmıyor, nasılsa dosya kapanıyor değil mi? Kürt askere gitse de, gitmezse de yine “vatan haini” damgasını yiyor velhasıl. Hun Türkler sitesinin forumunda bir üye, ülkücü olmakla suçladığı diğer üyeyi azarlıyor: “Sende pis ülkücülerdensin, defol buradan, ‘Ben Türküm’ demekle Türk olunmaz, senin damarlarında hala Kürt kanı var.”

Facebook aleminde açılan gruplar, gençliğimizin ruh-i haliyesini bize yeterince açıklıyor sanırım. Size açılan gruplardan birkaç örnek vermek istiyorum. “En İyi Kürt, Ölü Kürttür”, “PKK’lilerden Sabun Yapalım”, “Kürtlere Soykırım Yapılsın”, “Kürt Sorunu Yoktur, Kürt İstilasi Vardır”, “Kürtlere Kısırlık Aşısı Yapılsın…” Grupların ortak fotoğrafları genelde; iki elinde kesilmiş gerilla başlarıyla poz veren bir asker, parçalanmış gerilla cesedinin üzerine postalıyla basıp, bir eliyle silahını gösterip, diğer eliyle bozkurt işareti yapan ve büyük olasılıkla özel harekatçı olması muhtemel askerler, çıplak gerilla cesetleri v.s.

Ve insanı dehşete düşüren taraf, o parçalanmış cesetler üzerine yapılan ve sonu dil çıkarmayla biten küfürlü, alaycı, kelimelerin utandığı yorumlar. Bıyıkları yeni terlemiş gencecik çocuklarını birer canavara dönüştüren sistemden, anne babalar hesap sormazsa, kim sorabilir ki?

Hollywood polisiye filmlerinin çoğunda, toplumu sarsan adli bir olayın ardından, polis suçluyu aramak için gettolara veya çoğunlukla afro-amerikalıların, mültecilerin yaşadığı yerleşim yerlerine giderler. Öyle ya bir suç işlenmişse, bunun Amerikalı bir beyazın yapma olasılığı ne kadar ki!.. Bütün pislikler, suçlular gettolarda ve “bizden olmayanlarda”dır, öyle değil mi!..
Küçük Amerika halini alan Türkiye’de de işlerin çok farklı geliştiğini düşünecek kadar saflar var mı aramızda, bilmiyorum ama eğer bir araştırma yapılırsa, devletin Kürt kimliğini savunan her ailede mutlaka bir “yanlışlığı” olduğuna resmi olarak tanık olabiliriz. Binlerce Kürt ve Türk muhalif vardır ki, hiç yere yıllarca cezaevinde yatan ve ardından “pardon” bile denilmeden serbest bırakılan. Akşam konserde saz çalıp, gece yorgun evine gelen bir Kürt sanatçının sabah gazete bayiisine uğradığında, bir derginin kapağında kendi fotoğrağını ve altında “İşte Bombacı” yazısını görmesiyle hayatının alt-üst oluşunu kim, nasıl izah edebilir ki!..

Vatansever, milliyetçi ama yoksul, aç, eğitimsiz bir gençlik karşımızda. Her ne kadar Türk üniversiteleri dünyada sondan yedinci sırada yer alsa da, öğrenciler de pek parlak değil. Üniversitede okuyup ta, cumhurbaşkanının, başbakanının adını bile bilmeyen, Genelkurmay başkanını parti başkanı zanneden milliyetçi Türk gençliği, “yaşanılacak yer” olarak ise her ne hikmetse çoğunlukla Avrupa’yı seçiyor.

Danıştay Başkanı Mustafa Birden, Türkiye Gençlik Konfederasyonu Başkanı Feridun Cevahiroğlu`na, gençliğin kendi zamanlarındaki kadar Atatürk ilkeleri konusunda duyarlı olmadığını söylüyor. Gençliği “İran’a benzeriz, Şeriat gelir, Komünizm gelir, Kürdistan kurulur” masallarıyla uyutarak bir hiçliğe götüren bu zihniyet için, tek dert gençliğin “Atatürkçü veya laik olup olmaması.” Gençliğin yoksulluğu, açlığı, umutsuz bir toplumda mutsuz zamanlar yaşaması belli bir ideolojiye saplanıp kalanların umurunda değil elbette.

Mutluluk coğrafyasından uzakta, milliyetçi duygulara sahip ama vatanından uzakta “rahat ve mutlu” yaşamayı hedefleyen, her gün yeni tapınakların ve putların yaratıldığı bir yerde, dünyanın en kötü eğitimini alıp, en fazla vergi veren vatandaşlarından biri olan, en pahalı benzini, interneti, telefonunu kullanan, en yoksul ile en zengin arasındaki uçurumların tahmin edilemeyen derinliğinde kaybolan, en Müslüman ile en laik arasındaki suni çatışmanın ortasında bırakılan, memleketini ve insanını seven aydınlarını toprağa gömüp, vatan sevgisini ranta çevirenleri “kahraman” ilan eden ey Türk gençliği, damarlarındaki uyuşturucuyu boşaltıp, dön de bir bak haline, ne haldesin?