BOLES
Maksim Gorki
Tanıdıklarımdan biri bana şu hikâyeyi anlattı bir gün:
"Moskova'da öğrenciyken, "malûm kadınlar"dan biriyle, anlarsın ya, komşuluk etmek zorunda kalmıştım. Tereza adında bir Polonyalıydı. İriyarı, kömür küfesinden çıkmış gibi kara bir kadındı. Birbirine bitişik kaşları, baltayla yontulmuşçasına kaba saba bir suratı vardı. Karanlık gözlerinin hayvanca parıltısından kalın ve gür sesinden, külhani tavırlarından, satıcı kadınlara benzer iri gövdesinden ürkerdim... Ben tavan arasında oturuyordum. Onun kapısı da tam benimkinin karşısındaydı. Kadının evde olduğunu bildiğim zamanlar kapımı hiç açmazdım. Gerçi evde bulunduğu yoktu pek. Arada bir merdivenlerde ya da avluda karşılaştığımızda, yüzüme bakarak, bana yırtıcı ve arsızca gelen bir tavırla gülümserdi. Çok kez fitil gibi sarhoş, saçı başı darmadağın görürdüm onu. Bu sırada gözler kayar, yüzüne her zamankinden daha çirkin bir gülümseme yayılır:
- iyisiniz inşallah bay öğrenci! derdi. Arkasından da iğrentimi büsbütün arttıran aptalca kahkahalar atardı. Bu gibi karşılaşmalardan ve selamlaşmalardan kurtulmanın tek çaresi evden ayrılmaktı. Fakat penceresi geniş bir manzarayı kucaklayan şipşirin bir odam vardı. Sokağımız da çok sessizdi... Sıkıyordum dişimi. Bir sabah yatağıma uzanmış, üniversiteye gitmemek için birtakım bahaneler bulmaya çalışarak yatarken, birdenbire kapının açıldığını ve iğrenç Tereza'nın o kalın sesiyle:
- İyisiniz inşallah bay öğrenci!..diye seslendiğini işittim.
Kadının sıkıntılı yüzünde yalvaran bir anlatım vardı... Tuhaf, alışılmadık bir şeydi bu.
- Ne istiyorsunuz? dedim.
- Şey... efendim... Sizden bir dileğim var da...Artık ne kadar zahmetse...
Yattığım yerden: "Numara yapıyor!" diye düşündüm. "Sıkı dur Yegor! Seni yoldan çıkarmak niyetinde bu canavar." Kadın yalvaran bir sesle, ezile büzüle sözlerini tamamladı:
- Şey... Memlekete bir mektup yazdırmak istiyordum da...
İçimden: "Hay Allah kahretsin! Çattık!" diye düşündüm, kalkıp masanın başına geçtim, bir kâğıt çekip:
- Şuraya geçin, oturun ve söyleyin... dedim.
Tereza içeri girdi, sandalyenin bir kıyısına ilişti, suçlu suçlu yüzüme bakmaya başladı.
- Evet... Mektup kime yazılacak?
- Varşova yolu üzerindeki Sventsyan kenttinde Boleslav Kaşput'a.
- Peki... Söyleyin bakalım...
- Sevgili Boles'im... Canımın içi... Bennim biricik sevgilim... Meryem Anamız seni korusun! Altın yüreklim... Mahzun kumruna, Tereza'na niçin çoktandır mektup yazmıyorsun?...
Az kalsın basıyordum kahkahayı. Bir metre yetmiş beş santim boyunda, yumruğu bir batman ağırlığında, ömrü boyunca baca temizleyip bir kez olsun yıkanmamış gibi kapkara suratlı bir mahzun kumru!.. Gülmemi güçlükle tutarak:
- Kim bu Bolenz? diye sordum.
Kadın, Boles, adını bozarak söylememden incinmişçesine:
- Boles nişanlımdır, bay öğrenci... dedi.
- Nişanlınız mı?..
- Beyefendi niçin şaşırdılar?
Bir genç kızın nişanlısı olamaz mı?.. Sevsinler genç kızı!.. Büsbütün şaşırmıştım ya, bozuntuya vermemeye çalışarak:
- Yoo... diye karşılık verdim. Niçin olmasın? Her şey olabilir... Çoktan beri mi nişanlısınız?
- Altı yıldır...
Vay canına!.. Neyse... Böylece mektubu yazdık bitirdik. Hem de öyle ateşli bir aşk mektubu oldu ki, hani yazdıranı Tereza değil de ondan az daha ufak bir başkası olsaydı bu Boles'in yerinde olmak isterdim doğrusu. Tereza başını eğerek:
- Oldu... dedi.
Yardımınız için size çok teşekkür ederim bay öğrenci! Acaba ben de size bir hizmette bulunabilir miyim?
- Hayır, eksik olmayın!
- Hani, bir yırtığınız, söküğünüz varsa....
Bu kadın kılığına girmiş fil eskisi, iyiden iyiye tepemi attırmaya başlamıştı. Sert bir tavırla, onun herhangi bir hizmetine gereksinmem olmadığını bildirdim. Çıkıp gitti.
Aradan iki hafta geçti... Bir akşamüstü ıslık çalarak pencereden dışarı bakıyor, ne yapabileceğimi düşünüyordum. Hava bozuk olduğu için bir yere gitmek istemiyordum. Canım sıkılıyordu. Bir ara kendimi eleştirmeye koyuldum. Bu da oldukça sıkıcı bir iştir ya, başka bir şey yapmak gelmiyordu içimden. Bu sırada kapı açıldı. Çok şükür. Bir gelen var...
- Bay öğrencinin acele bir işleri var mıydı acaba?..
Hay Allah!.. Tereza'ymış.
- Hayır... Ne istiyorsunuz?
- Beyefendiden bir mektup daha yazmalarıını dileyecektim de...
- Pekala... Boles'e mi yine?
- Hayır, bu kez mektup ondan gelecek.
- Nee?..
- Oh, ne sersemim?.. Bağışlayın... ben.... yani... demek istedim ki... Kadın arkadaşlarımın birinden... Yani... kadın değil de bir erkekten demek istiyorum... Kendisi yazmıyor... Fakat bir nişanlısı var... Adı da benimki gibi, Tereza... işte sizden bu öteki Tereza'ya mektup yazmanızı dileyecektim de...
Yüzü allak bullak olmuştu. Karşımda sallanıp duruyor, titreyen ellerini oğuşturuyordu... işi anlamaya başlamıştım...
- Bana bakın bayan! Bu ne Boles işi, ne de Tereza. Yalan söylüyorsunuz! Boş yere uğraşmayın; sizinle ahbaplığa niyetim yok... Anladınız mı?
Kadın birdenbire tuhaf bir korkuya kapıldı. Yüzü kıpkırmızı oldu, sendeledi, bir şeyler söylemek istercesine dudakları kıpırdadı. Fakat ağzından tek sözcük çıkmadı. işin nereye varacağını bekliyor, beni yoldan çıkarmak istediğini sanmakla da bir parça yanıldığımı sezinliyordum. Anlamadığım başka bir şeyler vardı galiba. Tereza neden sonra:
- Bay öğrenci... diye sözü başlamışsa daa ansızın elini sallayarak sert bir hareketle geri döndü, çıkıp gitti, içimde kötü bir duyguyla öylece kalakalmıştım. Sonra kapısını şiddetle çarptığını işittim... Kızmıştı besbelli...
Bir süre düşündüm; gidip onu geri çağırmaya, ne isterse yazmaya karar verdim. Odasına girdiğimde, dirseklerini masaya dayamış, başını ellerinin arasına almış oturuyordu.
... Bu hikâyeyi anlatırken burasına geldiğimde hep bir tuhaf olurum nedense... Ne aptallık! Neyse...
- Bana bakın, dedim...
Kadın yerinden fırladı, gözleri parlayarak üstüme yürüdü, ellerini omuzuma koydu ve fısıltıyla, daha doğrusu hırıltıyla:
- Ne olacak? dedi. Ha, ne olacak? Evet, tam bildiğiniz gibi! Boles Moles yok... Tereza da yok! Ama size ne bundan? Kağıt üzerinde kalemi oynatıvermek çok mu zorunuza gidiyor? Ha? Ah sizler! Mahallebi çocukları! Evet!.. Ne Boles var, ne de Tereza! Yalnız ben varım! Ne çıkar bundan? Ha? Ne çıkar?..
Bu karşılama serseme çevirmişti beni.
- Durun hele, dedim. Ne demek istiyorsunuz? Boles diye biri yok mu yani?
- Evet yok! Ne çıkar bundan?..
- Ya Tereza, o da mı yok?
- Tereza da yok! Tereza ben'im!
Hiçbir şey anlamamıştım. Gözlerimi faltaşı gibi açmış, kadının yüzüne bakıyor; hangimizin delirdiğini anlamaya çalışıyordum. Tereza yeniden masaya doğru gitti, bir şeyler arandı, sonra yanıma geldi ve incinmiş bir sesle:
- Boles'e yazmak size bu kadar güç geldiyse, alın mektubunuzu! dedi... Alın!.. Ben başkalarına da yazdırabilirim... Bir de baktım, Boles'e yazdığım mektubu tutuyordu elinde... Vay canına!..
- Bana bakın Tereza! dedim.
Ne demek oluyor bütün bunlar? Niçin başka mektuplar yazdırasınız? Göndermiyorsunuz ki onları...
- Kime gönderecekmişim?
- Kime olacak... Boles'e!
- Ama Boles diye biri yok ki!..
Şaşıp kalmıştım! Ne halin varsa gör deyip ayrılmaktan başka çare kalmamıştı. Fakat kadın durumu açıkladı, incinmiş bir sesle:
- Ne çıkar? diye söze başladı. Yoksa yok!
(Ve sanki onun niçin olmadığına akıl erdiremiyormuş gibi ellerini iki yana açtı.)
Ama ben olmasını istiyorum... Ben de herkes gibi insan değil miyim?.. Evet... biliyorum... biliyorum ama... ona mektup yazmamın kimseye bir zararı yok ki...
- Afedersiniz, kimden söz ediyorsunuz?
- Boles'ten...
- Hani Boles yoktu?..
- Ah, Meryem Ana!.. Yoksa yok, ne çıkar bundan?.. Yok, ama varmış gibi geliyor... Ona mektup yazıyorum ve böylece var oluyor... O da bana Tereza'ya karşılık veriyor... Sonra ben yeniden yazıyorum...
Anlamıştım... O an ne kadar üzüldüğümü, utandığımı anlatamam... Bir insan yaşıyordu üç adım ötemde... Sevgiye, yakınlığa gereksinimi olan ve bunu hiç kimsede bulamayan bir insan, sonunda kendi kafasının içinde kendine bir sevgili yaratmıştı...
- Boles'e yazdığınız mektubu başkalarına okutup dinliyorum... O zaman Boles varmış gibi geliyor bana... Şimdi de Boles'ten Tereza'ya... yani bana... bir mektup yazmanızı diliyorum sizden... Onu başkalarına okutup dinlediğimde Boles'in varlığına büsbütün inanacağım. Yaşamak benim için daha kolaylaşacak...
... işte böyleyken böyle!.. Aklıma geldikçe bir tuhaf olurum!.. O günden sonra düzenli olarak haftada iki kez Tereza'nın Boles'e mektuplarını, Boles'in de yanıtlarını yazmaya başladım. Yanıtları özene bezene kaleme alırdım... Tereza bunları dinlerken o kocaman sesiyle avaz avaz ağlardı... Ve düzmece Boles'in mektuplarıyla ona gözyaşı döktürmemin karşılığında çoraplarımı, gömleklerimi yamar, söküklerimi dikerdi.
Bu mektup hikayesinden üç ay sonra bir nedenden hapse attılar onu. Şimdi ölmüştür belki de..."
Dostum sigarasının külünü üfledi, dalgın bir tavırla gökyüzüne bakarak sözlerini tamamladı: "işte böyle... insan acıyı tattıkça sevecenliği daha çok arar...
Ama köhnemiş erdemlerimizin duvarları arasına sıkışan, birbirimize tepeden bakan bizler bunu anlayamıyoruz. ...
Maksim Gorki
Çeviren: Ataol Behramoğlu
|
Victor Hugo |
Sonbahar: Bu Ülkenin Kendi Evlatlarına Hoyratlığı
Sadece 9 yıl önce yaşanan ama nedense hiç olmamış gibi davranılan, hayatı ellerinden alınan yüzlerce insan ve aileleri dışında anımsanmayan cezaevleri operasyonlarını zarifçe, dedim ya provoke etmeden anımsatan müthiş bir hafıza oyunu Sonbahar.
BİA Haber Merkezi - İstanbul
24 Aralık 2008, Çarşamba
1996’da Eskişehir’de öğrencilik hayatıma başlarken, bir isim duydum. Hicabi Küçük. Çömez bir öğrenci olarak kente gitmiştim, siyasetle alaka kurmaya çalışıyordum. Hicabi öyle girdi hayatıma. Hicabi’yi hiç görmedim. Benim okula başladığım eylülün yazında ölmüştü, ölüm orucunda… Hiç tanımadığım ama dostlarımın okul hayatında acı bir tat bırakmış bir kıymetli hatıraydı Hicabi…
Aradan yıllar geçti. Dünyanın çok uzak bir köşesinde, buralı, Anadolulu, çok güzel gülen bir kadınla tanıştım. 50 yaşlarına yaklaşmıştı, minyon, kocasına çok aşık, keyifli, müthiş bir kadındı. Bir tesadüfle tanıştık. Hem onunla, hem de kocasıyla. Başka bir yerde yaşamak zorunda kalan, hayatın keyfine ancak ellilerine yaklaşmışken varabilmeye başlamış bir devrimci kadın. Konuştukça, 1999’da ölüm orucu yapanlardan biri olduğunu öğrendim. O minicik kadın uzunca bir zaman çok daha minik kalmıştı ama belli ki yüzünden o hayatın bütün ağırlığını da taşıyan gülümsemesi hiç eksilmemişti. O kadın, hayatımın kıymetli parçalarından biri oldu. 1999’da, şimdilerde utanarak itiraf etsem de, bir izleyici olarak seyrettiğim cezaevi operasyonlarının tanıklarından ve mağdurlarından biriydi. Ondan aldığım her iyi haber bana son üç yıldır hep çok ama çok iyi geliyor. İyi ve mutlu olduklarını bilmek, yılda bir kere, iki kere karşılaşabilmek bile yüzümü çok ama çok güldürüyor…
Geçtiğimiz hafta Emek Sineması’nda Sonbahar’ı izlerken aklımda hiç tanıyamadığım Hicabi ve tanımaktan çok mutlu olduğum o müthiş gülen kadın vardı. Bu ülkenin kendi evlatlarına neler yaptığına, o akıl almaz hoyratlığa dertlenirken o güzel kadının o gülümsemesi için mutlu oldum, hiç tanışamadığım Hicabi içinse yeniden çok üzüldüm…
Bir müthiş hafıza oyunu
Özcan Alper’in ilk uzun metrajlı filmi Sonbahar. Bir ilk film için çıtayı yükselten, metaforları çok yerinde kullanan, anlattığı hikâyeye inanan, çok dürüst bir film. Müthiş ustalıklı bir görüntü yönetimi, insana bir yere sıkışmışlığı sakince anlatan, evden dışarıyı gösteren çerçeveler, iyi bir oyuncu yönetimi… Hikâyedeki mekân azlığından doğru görsel imkânları kısıtlı bir filmi, Karadeniz’in müthiş yeşili ve puslu havasıyla çok imkanlı bir hale getirebilmiş Özcan Alper. Özcan Alper bir ilk film için hem çok cesur hem de çok becerikli.
Ağır bir film “Sonbahar”, sert bir film. Bir şeyleri bir anda hissettiren, bunun için hiç demagojiye, ajitasyona kaçmayan ama yine de çok sert, çok ağır bir film.
10 yıl kaldığı cezaevinden sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilen Yusuf’un annesinin yanına, Doğu Karadeniz’e ölmeye yatmaya gitmesinin hikâyesi Sonbahar. Fona dağılan Sovyetler Birliği’ni alan, Karadeniz’in eski sakinleri Ermenileri anan, Hemşince diye bir dilin varlığını anımsatan/ anlatan/ kanıtlayan, dağılan Sovyetler Birliğinin yarattığı korkunç kadın trafiğine ve seks işçiliğine dokunan ama en çok bu toprakların kayıp kuşaklarına selam duran bir film Sonbahar. O kayıp kuşakları tanıyamayan bizler için, genelinde müthiş bir balık hafızası örneği veren Türkiye toplumu için iyi bir hatırlatma. Bundan sadece 9 yıl önce yaşanan ama nedense hiç olmamış gibi davranılan, hayatı ellerinden alınan yüzlerce insan ve aileleri dışında anımsanmayan cezaevleri operasyonlarını zarifçe, dedim ya provoke etmeden anımsatan müthiş bir hafıza oyunu Sonbahar.
Hicabi ve çok güzel gülen bir kadın…
Bize anımsatıyor. Cezaevi operasyonlarında ve ölüm oruçlarında hayatını kaybeden, sakat kalan, hayatını artık eskisi gibi geçiremeyecek olan onlarca, yüzlerce kadının ve erkeğin sadece istatistik değil, birer insan olduklarını, hayatları, aileleri ve devamları olduğunu anımsatıyor.
Dedim ya bana Hicabi’yi ve o çok güzel gülen mutlu kadını anımsattı. İlle de birini tanımanız gerekmiyor, filmi izlediğinizde göreceksiniz ki o insanlar, kadınlar ve erkekler, sadece gazetelerde isimlerini gördüğünüz istatistikler değil, hepsi bir hikâye taşıyor heybesinde… 10 yıl geçse bile buralarda birileri o hikâyeleri ve o gidenleri unutmayacak, sanırım önemli olan o unutmayacak olan insanlarla bir uzaktan tanıdıklık geliştirebilmek… Gerisi lafı güzaf zaten…
Bu yıl genelde Türkiye sineması için, özelde politik sinema için bereketli bir yıl oldu. Özcan Alper bu bereketi taşıyanlardan biri, eline, emeğine, gözüne sağlık!Gidersen Yıkılır Bu Kent Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da giderBir nehir gibi susarım yüzünün deltasında Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı Üşür müydük nar çiçekleri ürpeririken Gidersen kim sular fesleğenleri Kuşlar nereye sığınır akşam olunca Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor Bir de seni ekliyorum susuşlarıma Selamsız saygısız yürüyelim sokakları Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar Adını bilmediğimiz doslar kalır yalnız Yüreğimize alırız onları, ısıtırız Gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam Gidersen kar yağar avuçlarıma Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür Bir tufan olurum sustuğun her yerde |
Ahmet Telli |
şii
SİZ AŞK NEDİR BİLMEZSİNİZ
Siz aşk nedir bilmezsiniz dedi Bukowski
Ben elli bir yaşındayım bir bakın bana
Genç bir güzele aşığım
Kötü saplandım bu işe ama O'nun da hali kötü
Fakat olacaksa böyle olsun
Kanlarına giriyorum onların ve kurtulamıyorlar benden
Herşeyi deniyorlar kaçmak için
Ama sonunda hep geri dönüyorlar
Hepsi geri dönmüştür bana
Ama gördüğüm bir tanesi dışında
Ağlamıştım ardından
Ama kolay ağlardım o zamanlar
Çocuklar sert içkileri yaklaştırmayın yanıma
Acımasız oluyorum o zaman
Burada oturuyor bütün gece
Bira içebilirim siz hippilerle birlikte
Bu biradan on beş litre içerim ve
Bana mısın demem, su gibi gelir bana
Ama bir defa koklatın sert içkileri
Pencereden dışarı atmaya başlarım insanları
Kim olursa olsun fırlatırım dışarı
Bunu yaptım daha önce
Ama siz aşk nedir bilmezsiniz
Bilmezsiniz çünkü hiç aşık olmamışsınızdır
İşte iş bu kadar basit
Genç bir fıstık buldum şimdi, öyle güzel ki..
Bukowski diyor bana, Bukowski diyor o minicik sesiyle
Bense ne var diyorum
Ama aşk nedir bilmezsiniz siz
Size ne olduğunu anlatıyorum ama dinlemiyorsunuz
Aşk buraya kadar gelip kıçınızı dürtse
Bu odada içinizden birinin ruhu duymaz
Şiir okuma toplantılarının boktan bişey olduğunu düşünürdüm
Bana bak ben elli bir yaşındayım ve çok dolaştım
Boktan diyorsam öyledir
Ama sonra dedim ki kendime Bukowski
Aç kalmak daha boktan
Sonuçta işte buradasın ve hiçbirşey olması gerektiği gibi değil
O adam neydi adı Galway Kimel
Bir dergide resmini gördüm
Yakışıklı bir suratı var ama öğretmen
Tanrım düşünebiliyor musunuz
Eyvah sizler de öğretmensiniz
Size de küfrediyor oluyorum o zaman
Hayır o adamın adını hiç duymadım
Ne de ötekinin, hepsi birer asalak
Belki egom yüzünden artık çok fazla okumuyorum
Ama, şu ünlerini beş altı kitap üstüne
Kuran insanlar var ya,
Hepsi birer asalak
Bukowski diyor bana bu kız
Niçin klasik müzik dinliyorsun bütün gün
Sizi şaşırttım değil mi
Benim gibi kaba ayyaş birisinin
Klasik müzik dinleyeceğini düşünmezdiniz
Brahms, Rachmaninoff, Bartok, Tdeman
Kahretsin burada yazamıyorum
Çok fazla sessiz, çok sayıda ağaç var burada
Şehirleri severim, en uygun yerler benim için
Her sabah koyarım klasik müziğimi
Ve oturup yazı makinemin başına
Bir puro içerim bakın işte böyle
Ve Bukowski derim sen şanslı bir adamsın
Bukowski bu belaların hepsini atlattın
Ve sen şanslı bir adamsın
Ve mavi duman yayılır masamın üstüne
Ve pencereden dışarı Delengpre Caddesi'ne bakarım
Ve derin nefes alır ve yazmaya başlarım
Bukowski işte yaşam budur derim kendi kendime
Yoksul olmak iyidir, basur olmak iyidir, aşık olmak iyidir
Ama siz nasıl birşey olduğunu bilmezsiniz
Sevgilimi görseydiniz ne dediğimi anlardınız
Buraya gelince baştan çıkacağımı düşündüm
Tam böyle olacağını bildi, böyle olacağını bana söylemişti
Allah kahretsin ben elli bir yaşındayım o ise yirmi beşinde
Birbirimize aşığız ve o beni kıskanıyor, Tanrım bu güzel birşey
Buraya gelip baştan çıkarsam, gözlerimi oyacağını söylemişti
Alın işte aşk sizlere
İçinizden hangisi bilir böyle birşeyi
Sizlere birşey söylemeliyim
Öyle adamlarla tanıştım ki hapishanede
Üniversitelere ve şair toplantılarına giden
İnsanlardan çok daha fazla yol-yordam bilen insanlardı
Kan emicidirler onlar, bütün görmek istedikleri
Şairin çorapları kirli midir acaba ya da koltukaltları kokuyo mudur
Ama sizden şunu hatırlamanızı istiyorum
Bu odada yalnız bir tane şair var bu gece
BELKİ DE BU ÜLKEDE YALNIZ BİR TANE ŞAİR VAR BU GECE
O DA BENİM
İçinizden kim biliyor yaşamı, içinizden kim biliyor herhangi birşeyi
Hangi biriniz hayatında işinden kovuldu?
Ya da sevgilisine dayak attı ya da sevgilisinden dayak yedi
Beş defa kovuldum ben Senis and Rocbuck'tan
Kovmuşlar, tekrar kovmuşlardı beni
Otuzbeş yaşındayken tezgahtarlık yapıyordum onlara
Sonra kurabiye çalarken yakalandım
Ben nasıl olduğunu bilirim çünkü ONLARDAN GELİYORUM
Elli bir yaşındayım ve aşığım
Şu gencecik güzel şey diyor ki bana: Bukowski
Ve ne var diyorum, O ise
Sen pisliğin tekisin diyor bana
Ve bebeğim beni anlıyorsun diyorum
Bu dünyadaki tek güzel şey O
Kadın ya da erkek bu tür hareketine katlanacağım tek kimse
Ama siz aşk nedir bilmezsiniz
Hepsi geri döner bana sonunda, her biri geri döner
Yalnız o sözünü ettiğim bir tanesi,
Hani o sözünü ettiğim bir tanesi
Yedi yıl birlikte yaşamıştık, çok içerdik
Bir avuç memur görüyorum ben bu odada
Şair filan yok aranızda, hiç şaşırmadım bu işe
Şiir yazmak için aşık olmak gerekirdi
Ve siz aşık olmak nedir bilmiyorsunuz ki
Sizin derdiniz bu!
Şu ağır içkiden verin biraz bana
Tamam buz istemem güzel
Güzel işte çok güzel böyle
Haydi bakalım gösteriye başlayalım
Ne dediğimi hatırlıyorum
Ama bir tek atacağım yalnızca
Ne de güzel tadı var şu meretin
Haydi uzatmadan bitirelim bu işi
Yalnız bundan sonra kimse durmasın
Açık pencerenin yanında
CHARLES BUKOWSKİ