Sonbahar: Bu Ülkenin Kendi Evlatlarına Hoyratlığı

yollayan tutbenidüşmeden on Aralık 24, 2008

Sonbahar: Bu Ülkenin Kendi Evlatlarına Hoyratlığı

Sadece 9 yıl önce yaşanan ama nedense hiç olmamış gibi davranılan, hayatı ellerinden alınan yüzlerce insan ve aileleri dışında anımsanmayan cezaevleri operasyonlarını zarifçe, dedim ya provoke etmeden anımsatan müthiş bir hafıza oyunu Sonbahar.

BİA Haber Merkezi - İstanbul

24 Aralık 2008, Çarşamba

1996’da Eskişehir’de öğrencilik hayatıma başlarken, bir isim duydum. Hicabi Küçük. Çömez bir öğrenci olarak kente gitmiştim, siyasetle alaka kurmaya çalışıyordum. Hicabi öyle girdi hayatıma. Hicabi’yi hiç görmedim. Benim okula başladığım eylülün yazında ölmüştü, ölüm orucunda… Hiç tanımadığım ama dostlarımın okul hayatında acı bir tat bırakmış bir kıymetli hatıraydı Hicabi…

Aradan yıllar geçti. Dünyanın çok uzak bir köşesinde, buralı, Anadolulu, çok güzel gülen bir kadınla tanıştım. 50 yaşlarına yaklaşmıştı, minyon, kocasına çok aşık, keyifli, müthiş bir kadındı. Bir tesadüfle tanıştık. Hem onunla, hem de kocasıyla. Başka bir yerde yaşamak zorunda kalan, hayatın keyfine ancak ellilerine yaklaşmışken varabilmeye başlamış bir devrimci kadın. Konuştukça, 1999’da ölüm orucu yapanlardan biri olduğunu öğrendim. O minicik kadın uzunca bir zaman çok daha minik kalmıştı ama belli ki yüzünden o hayatın bütün ağırlığını da taşıyan gülümsemesi hiç eksilmemişti. O kadın, hayatımın kıymetli parçalarından biri oldu. 1999’da, şimdilerde utanarak itiraf etsem de, bir izleyici olarak seyrettiğim cezaevi operasyonlarının tanıklarından ve mağdurlarından biriydi. Ondan aldığım her iyi haber bana son üç yıldır hep çok ama çok iyi geliyor. İyi ve mutlu olduklarını bilmek, yılda bir kere, iki kere karşılaşabilmek bile yüzümü çok ama çok güldürüyor…

Geçtiğimiz hafta Emek Sineması’nda Sonbahar’ı izlerken aklımda hiç tanıyamadığım Hicabi ve tanımaktan çok mutlu olduğum o müthiş gülen kadın vardı. Bu ülkenin kendi evlatlarına neler yaptığına, o akıl almaz hoyratlığa dertlenirken o güzel kadının o gülümsemesi için mutlu oldum, hiç tanışamadığım Hicabi içinse yeniden çok üzüldüm…

Bir müthiş hafıza oyunu

Özcan Alper’in ilk uzun metrajlı filmi Sonbahar. Bir ilk film için çıtayı yükselten, metaforları çok yerinde kullanan, anlattığı hikâyeye inanan, çok dürüst bir film. Müthiş ustalıklı bir görüntü yönetimi, insana bir yere sıkışmışlığı sakince anlatan, evden dışarıyı gösteren çerçeveler, iyi bir oyuncu yönetimi… Hikâyedeki mekân azlığından doğru görsel imkânları kısıtlı bir filmi, Karadeniz’in müthiş yeşili ve puslu havasıyla çok imkanlı bir hale getirebilmiş Özcan Alper. Özcan Alper bir ilk film için hem çok cesur hem de çok becerikli.

Ağır bir film “Sonbahar”, sert bir film. Bir şeyleri bir anda hissettiren, bunun için hiç demagojiye, ajitasyona kaçmayan ama yine de çok sert, çok ağır bir film.

10 yıl kaldığı cezaevinden sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilen Yusuf’un annesinin yanına, Doğu Karadeniz’e ölmeye yatmaya gitmesinin hikâyesi Sonbahar. Fona dağılan Sovyetler Birliği’ni alan, Karadeniz’in eski sakinleri Ermenileri anan, Hemşince diye bir dilin varlığını anımsatan/ anlatan/ kanıtlayan, dağılan Sovyetler Birliğinin yarattığı korkunç kadın trafiğine ve seks işçiliğine dokunan ama en çok bu toprakların kayıp kuşaklarına selam duran bir film Sonbahar. O kayıp kuşakları tanıyamayan bizler için, genelinde müthiş bir balık hafızası örneği veren Türkiye toplumu için iyi bir hatırlatma. Bundan sadece 9 yıl önce yaşanan ama nedense hiç olmamış gibi davranılan, hayatı ellerinden alınan yüzlerce insan ve aileleri dışında anımsanmayan cezaevleri operasyonlarını zarifçe, dedim ya provoke etmeden anımsatan müthiş bir hafıza oyunu Sonbahar.

Hicabi ve çok güzel gülen bir kadın…

Bize anımsatıyor. Cezaevi operasyonlarında ve ölüm oruçlarında hayatını kaybeden, sakat kalan, hayatını artık eskisi gibi geçiremeyecek olan onlarca, yüzlerce kadının ve erkeğin sadece istatistik değil, birer insan olduklarını, hayatları, aileleri ve devamları olduğunu anımsatıyor.

Dedim ya bana Hicabi’yi ve o çok güzel gülen mutlu kadını anımsattı. İlle de birini tanımanız gerekmiyor, filmi izlediğinizde göreceksiniz ki o insanlar, kadınlar ve erkekler, sadece gazetelerde isimlerini gördüğünüz istatistikler değil, hepsi bir hikâye taşıyor heybesinde… 10 yıl geçse bile buralarda birileri o hikâyeleri ve o gidenleri unutmayacak, sanırım önemli olan o unutmayacak olan insanlarla bir uzaktan tanıdıklık geliştirebilmek… Gerisi lafı güzaf zaten…

Bu yıl genelde Türkiye sineması için, özelde politik sinema için bereketli bir yıl oldu. Özcan Alper bu bereketi taşıyanlardan biri, eline, emeğine, gözüne sağlık!

Gidersen Yıkılır Bu Kent

yollayan tutbenidüşmeden on Aralık 07, 2008

Gidersen Yıkılır Bu Kent

Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider
Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında
Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki
Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar
Biz mi yalnızdık, durmadan yağmur yağardı
Üşür müydük nar çiçekleri ürpeririken

Gidersen kim sular fesleğenleri
Kuşlar nereye sığınır akşam olunca

Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu
Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor
Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun
Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına
Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor
Bir de seni ekliyorum susuşlarıma

Selamsız saygısız yürüyelim sokakları
Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar
Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar
Adını bilmediğimiz doslar kalır yalnız
Yüreğimize alırız onları, ısıtırız
Gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam

Gidersen kar yağar avuçlarıma
Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar

Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında
Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler
Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde
Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri
Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak
Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık

Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman
Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere
Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun
İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim
Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın
Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine

Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür
Bir tufan olurum sustuğun her yerde

Ahmet Telli

SİZ AŞK NEDİR BİLMEZSİNİZ

yollayan tutbenidüşmeden on Aralık 06, 2008

şiihttp://www.yenra.com/quotations/charles-bukowski.jpg


SİZ AŞK NEDİR BİLMEZSİNİZ

Siz aşk nedir bilmezsiniz dedi Bukowski
Ben elli bir yaşındayım bir bakın bana
Genç bir güzele aşığım
Kötü saplandım bu işe ama O'nun da hali kötü
Fakat olacaksa böyle olsun
Kanlarına giriyorum onların ve kurtulamıyorlar benden
Herşeyi deniyorlar kaçmak için
Ama sonunda hep geri dönüyorlar
Hepsi geri dönmüştür bana
Ama gördüğüm bir tanesi dışında
Ağlamıştım ardından
Ama kolay ağlardım o zamanlar
Çocuklar sert içkileri yaklaştırmayın yanıma
Acımasız oluyorum o zaman
Burada oturuyor bütün gece
Bira içebilirim siz hippilerle birlikte
Bu biradan on beş litre içerim ve
Bana mısın demem, su gibi gelir bana
Ama bir defa koklatın sert içkileri
Pencereden dışarı atmaya başlarım insanları
Kim olursa olsun fırlatırım dışarı
Bunu yaptım daha önce
Ama siz aşk nedir bilmezsiniz
Bilmezsiniz çünkü hiç aşık olmamışsınızdır
İşte iş bu kadar basit
Genç bir fıstık buldum şimdi, öyle güzel ki..
Bukowski diyor bana, Bukowski diyor o minicik sesiyle
Bense ne var diyorum
Ama aşk nedir bilmezsiniz siz
Size ne olduğunu anlatıyorum ama dinlemiyorsunuz
Aşk buraya kadar gelip kıçınızı dürtse
Bu odada içinizden birinin ruhu duymaz
Şiir okuma toplantılarının boktan bişey olduğunu düşünürdüm
Bana bak ben elli bir yaşındayım ve çok dolaştım
Boktan diyorsam öyledir
Ama sonra dedim ki kendime Bukowski
Aç kalmak daha boktan
Sonuçta işte buradasın ve hiçbirşey olması gerektiği gibi değil
O adam neydi adı Galway Kimel
Bir dergide resmini gördüm
Yakışıklı bir suratı var ama öğretmen
Tanrım düşünebiliyor musunuz
Eyvah sizler de öğretmensiniz
Size de küfrediyor oluyorum o zaman
Hayır o adamın adını hiç duymadım
Ne de ötekinin, hepsi birer asalak
Belki egom yüzünden artık çok fazla okumuyorum
Ama, şu ünlerini beş altı kitap üstüne
Kuran insanlar var ya,
Hepsi birer asalak
Bukowski diyor bana bu kız
Niçin klasik müzik dinliyorsun bütün gün
Sizi şaşırttım değil mi
Benim gibi kaba ayyaş birisinin
Klasik müzik dinleyeceğini düşünmezdiniz
Brahms, Rachmaninoff, Bartok, Tdeman
Kahretsin burada yazamıyorum
Çok fazla sessiz, çok sayıda ağaç var burada
Şehirleri severim, en uygun yerler benim için
Her sabah koyarım klasik müziğimi
Ve oturup yazı makinemin başına
Bir puro içerim bakın işte böyle
Ve Bukowski derim sen şanslı bir adamsın
Bukowski bu belaların hepsini atlattın
Ve sen şanslı bir adamsın
Ve mavi duman yayılır masamın üstüne
Ve pencereden dışarı Delengpre Caddesi'ne bakarım
Ve derin nefes alır ve yazmaya başlarım
Bukowski işte yaşam budur derim kendi kendime
Yoksul olmak iyidir, basur olmak iyidir, aşık olmak iyidir
Ama siz nasıl birşey olduğunu bilmezsiniz
Sevgilimi görseydiniz ne dediğimi anlardınız
Buraya gelince baştan çıkacağımı düşündüm
Tam böyle olacağını bildi, böyle olacağını bana söylemişti
Allah kahretsin ben elli bir yaşındayım o ise yirmi beşinde
Birbirimize aşığız ve o beni kıskanıyor, Tanrım bu güzel birşey
Buraya gelip baştan çıkarsam, gözlerimi oyacağını söylemişti
Alın işte aşk sizlere
İçinizden hangisi bilir böyle birşeyi
Sizlere birşey söylemeliyim
Öyle adamlarla tanıştım ki hapishanede
Üniversitelere ve şair toplantılarına giden
İnsanlardan çok daha fazla yol-yordam bilen insanlardı
Kan emicidirler onlar, bütün görmek istedikleri
Şairin çorapları kirli midir acaba ya da koltukaltları kokuyo mudur
Ama sizden şunu hatırlamanızı istiyorum
Bu odada yalnız bir tane şair var bu gece
BELKİ DE BU ÜLKEDE YALNIZ BİR TANE ŞAİR VAR BU GECE
O DA BENİM
İçinizden kim biliyor yaşamı, içinizden kim biliyor herhangi birşeyi
Hangi biriniz hayatında işinden kovuldu?
Ya da sevgilisine dayak attı ya da sevgilisinden dayak yedi
Beş defa kovuldum ben Senis and Rocbuck'tan
Kovmuşlar, tekrar kovmuşlardı beni
Otuzbeş yaşındayken tezgahtarlık yapıyordum onlara
Sonra kurabiye çalarken yakalandım
Ben nasıl olduğunu bilirim çünkü ONLARDAN GELİYORUM
Elli bir yaşındayım ve aşığım
Şu gencecik güzel şey diyor ki bana: Bukowski
Ve ne var diyorum, O ise
Sen pisliğin tekisin diyor bana
Ve bebeğim beni anlıyorsun diyorum
Bu dünyadaki tek güzel şey O
Kadın ya da erkek bu tür hareketine katlanacağım tek kimse
Ama siz aşk nedir bilmezsiniz
Hepsi geri döner bana sonunda, her biri geri döner
Yalnız o sözünü ettiğim bir tanesi,
Hani o sözünü ettiğim bir tanesi
Yedi yıl birlikte yaşamıştık, çok içerdik
Bir avuç memur görüyorum ben bu odada
Şair filan yok aranızda, hiç şaşırmadım bu işe
Şiir yazmak için aşık olmak gerekirdi
Ve siz aşık olmak nedir bilmiyorsunuz ki
Sizin derdiniz bu!
Şu ağır içkiden verin biraz bana
Tamam buz istemem güzel
Güzel işte çok güzel böyle
Haydi bakalım gösteriye başlayalım
Ne dediğimi hatırlıyorum
Ama bir tek atacağım yalnızca
Ne de güzel tadı var şu meretin
Haydi uzatmadan bitirelim bu işi
Yalnız bundan sonra kimse durmasın
Açık pencerenin yanında


CHARLES BUKOWSKİ

Kimsenin Kağıt Toplamak Zorunda Olmadığı Bir Gün

yollayan tutbenidüşmeden on Ekim 11, 2008

Kimsenin Kağıt Toplamak Zorunda Olmadığı Bir Gün

Abla, "demek sen zaten bir yazarsın" dedi. Kağıtçıdan yazar olur mu ki, demek istedim ama aslında ben de inanmıyorum ki kağıtçı olduğuma. Sanki başkası kağıtları topluyor, bense sürekli hayal ediyorum, kafamda sesler oluyor.

BİA Haber Merkezi

11 Ekim 2008, Cumartesi

Atık kağıt işçilerinin kendi seslerini, taleplerini deneyimlerini duyurduğu KAtık dergisinin altıncı sayısı çıktı. Bu sayıda Tekirdağ, Antalya ve İstanbul'dan işçilerin yazıları, Çevre Mühendisleri Odası genel sekreteriyle söyleşi, işçilerin örgütlenme sorunları üzerine yazılar bulunuyor. İrtibat için katik_aki@mynet.com adresine e-posta atılabilir. Dergiden atık kağıt işçisi Mehmet'in yazısını alıntılıyoruz.

İsmim Mehmet. Dergi için yazı topladıklarını söylediler. Ben de yazıları toplayan abla gelince, herkesten gizli yazdığım şeyleri utanarak gösterdim.

Aslında günün birinde birilerinin, okuyacağını hiç düşünmemiştim ama birden başkası merak edince çok heyecanlandım. Demek ben de istiyormuşum başkaları yazdıklarımı okusun, sesimi duysun.

Abla, "demek sen zaten bir yazarsın" dedi. Kağıtçıdan yazar olur mu ki, demek istedim ama aslında ben de inanmıyorum ki kağıtçı olduğuma. Sanki başkası kağıtları topluyor, bense sürekli hayal ediyorum, kafamda sesler oluyor. Gerçek ben hangisi, bazen ben de karıştırıyorum.

Hatta geçen amcaoğlu bir şey soracak oldu, ben boş bakıyormuşum, öyle diyor. Bir kezinde de zabıtalar geldi arabamı almaya. Fark etmemişim. Sonradan çok kızdım kendime, koruyamadım arabamı diye. Ne de olsa kağıtçıyım ben. Evime ekmek götürüyorum arabamla.

Gündüz hayal kurmasam gece rüya görüyorum. Çok gördüğüm bir rüya var. Rüyada önce bizim ordayız. Düğünümüz var. Düğünde halay çekiyoruz. Düğün dememe bakmayın, bizim düğünlerin de eski tadı kalmadı. Yokluktan aslında, köyde daha güzel olurdu, biraz da nedense kimse sevdiğine varamıyor, galiba ondan. Kağıtçıya kim kız verir diyorlar ya...

Sonra biz düğün yerinden bir alay insan yola çıkıyoruz. Kamyonların içinde çöpler var. Tepesine kadar dolu. Hepsinin üstüne çıkıyor konu komşu kim varsa. Hep birlikte oynamaya başlıyorlar. Kamyonlarla el arabalarıyla hep birlikte kağıt topladığımız yerlere gidiyoruz.

Akşam oluyor, ışıklar var her yerde. Alüminyum lambalar sokaklarda ışıl ışıl yanıyor. Bütün trafik duruyor, biz yürüyoruz. İşin tuhafı malımıza, arabamıza el koyan zabıta da bizim kervana katılmak istiyor. Zabıta diyor ki "Biz emir eriydik, o yüzden arabanızı alıyorduk ama geceleri hiç rahat uyuyamıyorduk, şimdi bugün tatil günümüz, bizi de alın aranıza. Aramızda bazı kötü niyetli arkadaşlar vardı ama biz öyle değiliz" diyorlar.

Şaşırıyoruz ama seviniyoruz da çok. Her ortamda iyisi kötüsü olur, biz de bazen hata yapıyoruz, doğrusunuz diyoruz. O sırada bakıyorum, bazı adamlar çöpleri topluyorlar yoldan. Kim ki bunlar, bizim işimizi yapıyorlar diye bakınca şaşırıyorum. Bir tanesi zorla malımızı düşük paraya almak isteyen fabrikanın sahibi.

Diğerleri de onun gibi. Önce öfkeleniyoruz onları görünce, ama meğer fakir düşmüşler. O zaman kamyonetlerdeki kağıtlardan, plastikten veriyoruz onlara. Onlar da çocuk babasıdır ne de olsa, diyoruz. Yalnız, diyorum ben, sakın sadaka diye görmeyin, gönlümüzden koptu. Yardım amaçlı yani, acıma değil. Sonra "biz biliriz" diyorum, "çöpten ekmek çıkarmanın ne olduğunu iyi biliriz".

"Kartonları da öyle düzensiz koymayın" diyorum, gösteriyorum nasıl yapacaklarını, "sonra eve dönerken birden çokça karton çıkar karşınıza, sevinciniz kursağınızda kalır, alamazsınız yeriniz yoksa" diyorum. "Sağol" diyorlar.

Sonra bize siz nereye gidiyorsunuz diye soruyorlar. Ben şaşırıyorum, sahi nereye gidiyoruz diye. En önden kervan başı bağırıyor: Hindistan'a, diyor. Ben birden çok seviniyorum, çünkü Hindistan'ı çöpten bulduğum bir kitapta görmüşüm ve çok merak etmişim.

Biri diyor ki, "Oralarda kağıt çokmuş. Çünkü çok büyük bir ülke, çok insan var. Bir kez toplarsan zengin durmuşsun bir daha hiç toplamazmışsın, başkaları da toplarmış sonra, herkes nasibini alırmış."

Başkası diyor ki "Orda kız verirken ne iş yaptığına bakmazlarmış". Bir başkası "orda belki başlık parası da istenmiyordur" dedi, herkes güldü.

Ben de başımı sallıyorum ve gülüyorum. Gizli gizli atlasta gördüğüm yerleri düşünüyorum. Hep yalnız yürüdüğümüz yokuşlardan bu sefer hep birlikte çıkıyoruz. İnsanlar bizi alkışlıyor. Hatta çöplerini topladığımız apartmanların pencereleri açılıyor. Bize beşinci kattan hakaret eden amcalar teyzeler Keşke biz de gelebilsek, diyorlar sizle. "Biz de aslında mutlu değiliz buralarda."

"Olmaz" diyoruz, "sizin üstünüz bizden temiz ama içiniz değil, orda kabul etmezler sizleri. Hesap sorulur sonra size."

Sonra ama Hindistan'a varamadan uyanıyorum. Zaten nasıl varılır ki o kadar zamanda, çok uzak orası. Rüya bile olsa varılmaz herhalde.

Ablaya çöpten çıkan kitapları okuduğumu söylemiştim. O da şaşırmıştı. Bana kitap da getirdi sonra. Ben kabul etmek istemedim ama "ben öğretmenim, benim senin gibi öğrencilerim var" deyince aldım. Bazen okuyorum, sonra dalıp gidiyorum. İçime tuhaf bir duygu gelip yerleşmiş: Sanki ben kağıt toplamak için doğmamışım. Ama şu dünyanın sırrını da sanki çöplerin içerisinden çıkaracakmışım gibi geliyor.

Gülmeyin bana. Bir insanın tek başına her şeyi anlamaya gücü yeter mi demeyin, hele çöpün içinden her şey çıkar ama senin dediğin şey çıkmaz da demeyin. Çöpten neler çıkıyor bir bilseydiniz... siz de şaşardınız. Ama tabii siz çöpe baksanız benim gördüklerimi görür müydünüz ki?

Belki boş düşünüyorumdur, ne de olsa işe çıktığımda bazen benle konuşan üniversiteli ablalar ağabeyler kadar okula gitmemişim. Ama yine de düşünmeden edemiyorum.

Bir kezinde neden bu haldeyiz diye sormuştum babama. "Kaderimizde yazılmış" dedi. "Babam beni okutamadı." Ama bence başka şeyler olmalı. Güneş her sabah doğuyor, sebepsiz yere değil ya. Bir nedeni olmalı. Aslında her şeyin bir nedeni olmalı.

Mesela kağıt fiyatları düşüyor çokça. Anlamıyoruz. Biri diyor kağıt ithalatı olmuş, çok kağıt varmış. Çok olunca istemiyorlarmış kağıt. Ama niye bazı zaman ithalat oluyor bazı zaman olmuyor? İthalat yapılmasa olmaz mı? Sordum bir kez, "piyasa böyle, o karar verir" dediler.

"Herkese mi o karar veriyor yoksa sadece bize mi" diye sordum ben de. Piyasa nasıl bir şey ki? Aldığım paradan çok böyle bizden bir şey saklamalarına bozuluyorum. Sanki bir perdenin arkasındayım da perdeyi kaldırınca her şey gözüküverecek ama işte öyle bir perde var mıdır, olsa da nerde bulunur, onu da bilmiyorum ki...

Belki, dedi abla, perde senin yazdıklarınla aralanır. Tam anlamadım, ama sanki bende gizli bir güç var da onu mu demek istedi? Dedim ya bazen öyle hissediyorum, sanki şu dünyanın sırrını çöplerin içerisinden çıkaracağım.(M/EÜ)

Anti-kahraman

yollayan tutbenidüşmeden on Eylül 25, 2008

Sinemada en beğenilen 10 anti-kahraman

Sinemada en beğenilen 10 anti-kahraman

Anti-kahraman; tavırları, yöntemleri ve niyetleri itibarıyla 'kahramana' uygun düşmeyen pozisyonda birisidir.

Aslında anti-kahraman denilen figür, kahraman olmayı hiç istememiştir. Hatta etrafındaki düzgün ve efendi tipler kadar 'kahraman geçinen' tiplerden de nefret eder.
Ama hayatın cilvesi -ve çokça da sinema senaristleri- sayesinde onları sever ve sempatik buluruz.
İşte sinema dünyasının en beğenilen 10 anti-kahramanı:



1- Travis Bickle - Taxi Driver (1976)
Robert De Niro'nun canlandırdığı bu taksi şoförü, gücün 'karanlık' tarafına geçmiş biridir aslında. Ama Darth Vader'den farklı olarak küçük kızları batakhaneden kurtarma misyonunu başarıyla yerine getirir.

Üç kağıtçı bir politikacıyı öldürmek üzereyken hepimiz ona destek çıkarız ama neyi niçin yaptığı konusunda Travis'in kafası çok karışıktır.

2- Leon - Leon (1994)
Jean Reno, tıpkı taksi şoförü Travis gibi gönülsüz bir şekilde, küçük bir kızın yolunu bulmasına yardım edecektir. Üstelik kendisine hayran bir kız çocuğunu istismar etmeyi düşünmeyecek kadar karakter sahibi bir kiralık katilden bahsediyoruz burada.

3- D-Fens - 'Falling Down' (1993)
Bazı insanlar bu filme bayıldı, diğerleri nefret etti. Oysa Michael Douglas'ın canlandırdığı 'D-Fens' karakteri başlangıçta normal bir insandır, tıpkı sizin gibi. Olağanüstü sıcak bir Los Angeles gününü sonunda sıkışan trafikte küçük kızının doğum günü partisini kaçırması bardağı taşıran son damla olmuştur.

Hiç de adil olmayan bir dünyada aklımızı kaybetmeye bu kadar yakın olduğumuzu bize hatırlatan bu figürü görünce ona sempati duymasak da, nefret etmeyi de beceremedik.

4- Mickey ve Mallory Knox - 'Natural Born Killers' (1994)
Sorunlu birer çocukluk hayatı geçirmiş iki figür birbirlerine aşık olur ve daha sonra psikopat katillere dönüşür. Medyanın da etkisiyle 'kahraman' olmaya adeta zorlanan iki anti-kahramandan bahsediyoruz burada.

Bonnie ve Clyde bir yanda.. Pulp Fiction'daki Honey-Bunney ve Pumpkin bir yanda.. acımasızca insanları öldürebilmelerine rağmen birbirlerine tutkulu bir aşkla bağlı bu katil çiftlerin bambaşka bir anti-kahraman tanımı getirdiğine dikkatinizi çekmek isteriz.

5- Blondie (Sarışın) - 'Dollars Trilojisi' (1964, 65, 66)
Bu üç spagetti Western film boyunca Clint Eastwood'a hayran olduk ama aıdnı öğrenemedik. Geçmişi karanlık, geleceği zaten olmayan bu isimsiz ve karanlık adamı yenmek adeta imkansızdı. Hiç de nazik değildi ama kendi çapında dürüsttü ve haklıdan yanaydı. Bir katildi ve bunu asla inkar etmiyordu.

Anti-kahramanın mükemmel örneğiydi denilebilir. Sadece katilleri öldürüyordu, ne iyiydi ne de kötü...

6- Tyler Durden 'Fight Club' (1999)
Evet sadece bir alter-egoydu ama modern bir anti-kahraman olduğuna şüphe yok! Matrix filmindeki Neo'dan daha gerçekti adeta. Anti-kapitalizm, anti-kredi kartı ve insanı zombileştiren her şeye karşıydı.

Kokuşmuş düzene meydana okuyan ve onun bir parçası olmayı reddeden bu adama hepimiz imrenmedik mi?

7- Harry Callahan 'Dirty Harry' (1971)
Adaleti yerine getirmek ve masumların intikamını almak için kanunları çiğnemekten çekinmeyen bir kanun adamına 'kahraman' denemez. Ama kendi doğrularına inanan ve bu uğurda hareket etmekten çekinmeyen bu adamı da hepimiz sevdik.

10 karakterlik bu listede Clint Eastwood'un iki defa yer alması da hiç birimize yanlış gelmiyor, öyle değil mi?