Şairler, Hakkari'de 23 Nisan'da çıkan olaylarda özel harekâtçı bir polis tarafından başına dipçikle vurulan S.T. (14) için şiir yazdı...
vurma bana, vurma! içimin oyuncakları kırılıyor
ben, her ilkbaharın ilk günüyüm; gölgeler uzar yamaçlarımda
eskimiş okul önlüğümden bozulup dikilme siyah külotum
şu soruyla geçtim tarihten kurşunlar arasında
ölüm, bir halkın çocuğu olmanın tek mucizesi mi?
* * *
- bana vururken ellerini incitme yorgun amca
akşam çocuklarını nasıl seversin yoksa
* * *
acımasız kıyıcı oğlumuzun başını ezerken
aslında yurdumun geleceğidir elden giden
dayan ısırganım, dayan ebegümecim, dayan hardal otum, dayan!"
Hakkari'de Demokratik Toplum Partisi'ne (DTP) yönelik yapılan operasyon ve tutuklamalar nedeniyle, 23 Nisan'da kepenk kapatma eylemiyle başlayan olaylara polis müdahale etmiş ve S.T.'yi (14) dipçikle yaralamıştı.
Yukarıdaki dizeler polis şiddetine karşı bir araya gelip 21 bölümlük ortak bir şiir kaleme alan 95 şaire ait.
"Tüm çocuklara armağan ediyoruz"
S.T. bir hafta kaldığı hastaneden taburcu edilmişti. Şiddet uygulayan polis açığa alınmış ve Valilik konuyla ilgili soruşturma başlatmıştı.
Şairler yaptıkları ortak açıklamada şöyle dediler:
"Kafaları dipçikle kırılan, otuz yıl içeri atılıp, 'eğitim' ve 'bali'yle hayatları karartılan çocuklar için birer ya da ikişer dizeyle bir şiir yazıyoruz; vicdanımız ve masumiyetimizi korumak için diyerek yola çıktık. Biz, doksan beş şair, geleceği kuracak olan kafası taammüden saldırıya uğrayan on dört yaşındaki S.T.'nin varlığında, her türlü nefret ve şiddeti akıl dışı sertlikte yaşamak zorunda kalan çocuklara yirmi bir bölümlük bir şiir hediye ediyoruz bugün."
Şiire Semih Poroy da çizimleriyle katkıda bulundu.
Şairler şöyle:
A. Ertan Mısırlı, A.Hicri İzgören, Abdülkadir Budak, Ahmet Ada, Ahmet Günbaş, Ali Haydar Çakta, Altay Ömer Erdoğan, Arif Damar, Asuman Susam, Aydın Şimşek, Ayhan Altay, Aziz Kemal Hızıroğlu, Betül Tarıman, Bilsen Başaran, Bülent Güldal, Celal Çimen, Cem Mehmet Eren, Cezmi Ersöz, Danyal Nacarlı, Dinçer Sezgin, Emin Kaya, Engin Turgut, Enver Ercan, Ercan Y.Yılmaz, Eren Aysan, Erol Büyükmeriç, Fadıl Öztürk, Fatin Hazinedar, Fergun Özelli, Fuat Çiftçi, Gonca Özmen, Gökben Derviş, Gül Acemi, Gülsüm Cengiz, Gültekin Emre, Hakan Cem, Halide Yıldırım, Halil İbrahim Özbay, Haydar Ergülen, Hayrettin Geçkin , Hayri K. Yetik, Hüseyin Alemdar, Hüseyin Hatipoğlu, Hüseyin Peker, Hüseyin Şahin, İhsan Topçu, İlhan Tülman, İsmail Mert Başat, Kemal Varol, Kenan Yücel, Küçük İskender, M. Sadık Kırımlı, Mahmut Temizyürek, Mehmet Atilla, Mehmet Çetin, Mehmet Sarsmaz, Metin Cengiz, Metin Kaygalak, Murat Koçak, Mustafa Ergin Kılıç, Muzaffer Kale, Namık Kuyumcu, Nesimi Aday, Neşe Yaşin, Nevzat Çelik, Oğuzhan Akay, Onur Akyıl, Onur Caymaz, Orhan Alkaya, Önder Kızılkaya, Özgün E. Bulut, Özkan Kula, Özlem Sezer, Perihan Baykal, Rahmi Emeç, Raif Özben, Roni Margulies, Sabahattin Kurtoğlu, Seçil Özcan, Selami Karabulut, Selim Temo, Sennur Sezer, Serap Erdoğan, Serkan Engin, Seyhan Erözçelik, Sina Akyol, Sinan Özdemir, Şehmus Ay, Tarık Günersel, Veysel Çolak, Veysi Erdoğan, Yusuf Alper, Yücel Kayıran, Yücelay Sal, Zeynep Uzunbay....
Aki Kaurismäki
Aki Kaurismäki 1957 yılında Finlandiya’nın Orimatilla kentinde doğdu. Tampere Üniversitesi’nde gazetecilik okudu. Burada film derneklerinde çeşitli etkinliklere katıldı. Sinemaya, 1980′lerin başında ağabeyi Mika’nın filmlerinde oyunculuk ve senaryo yazarlığı yaparak adım attı. 1983′de Dostoyevski’nin romanından uyarladığı "Suç ve Ceza" ile ilk uzun metrajlı filmini çekti. Diğer edebiyat uyarlamaları arasında Shakespeare’in Hamlet’ini Helsinki sanayi bölgesinde geçen tuhaf olaylarla birleştirdiği "Hamlet Goes Business"i ve Puccini’nin La Boheme operası sayesinde meşhur olan "Bohemian Life" (1992) adlı romanı sayabiliriz.
Biçimsel ve tematik açıdan istikrarlı ve sistematik bir sinemacı olduğunu kanıtlamış olan Kaurismäki’nin yönetmenliğinin en önemli özellikleri, yalın ve disiplinli anlatımı, geleneklerin gücünün bilincinde olması ve çoğu zaman sertçe kullandığı kara mizahtır. Kaurismäki’nin, yaşamın kenarına itilmiş, yersiz yurtsuz karakterlerini sunuş biçimi, onları bu konuma iten toplumsal değerlerin eleştirisinin yanında bu insanların yaşamlarını daha iyi anlamanızı sağlamayı amaçlayan ahlaki sorumluluğu da içerir.
Kaurismäki "Tutunamayanlar Üçlemesi" adını verdiği ama daha çok "İşçi Üçlemesi" adıyla bilinen serisine, çöp toplayarak geçinen bir adamla süpermarkette kasiyerlik yapan bir kadının Fin usulü aşkını romantik hayallerden ve günlük hayatın tekdüze gerçeklerinden uzak durarak anlattığı "Shadows in Paradise" (1986) ile başladı. Bu üçlemeyi, Helsinki’nin beton ormanında işsiz ve evsiz kalan bir adamın maceralarını konu alan "Ariel" (1988) ve Andersen’in masalını işçi sınıfına uyarladığı "The Match Factory Girl" (1990) ile tamamladı.

Müziği yaşam biçimini simgelemekle kalmayıp aynı zamanda basmakalıp kurallara karşı bir başkaldırı aracı olarak gören Kaurismäki, dünyanın en kötü Rock grubu olan "Leningrad Cowboys / Leningrad Kovboyları" üzerine de üç filmlik bir seri yapmıştır.

Son yıllarda tekrar ülkesindeki sorunlara odaklanan yönetmen, Finlandiya’da işsizlik üzerine yeni bir üçlemeye başladı. "Drifting Clouds / Sürüklenen Bulutlar" (1996) ile işsiz kalan ve yaşamlarını onurlu bir şekilde sürdürmeye çalışan bir çiftin öyküsünü anlattı. Bu üçlemenin ikinci filmi olan "Geçmişi Olmayan Adam" (2002), Cannes Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü, Hamburg Film Festivali’nde Douglas Sirk Ödülü’nü ve Huesca Film Festivali’nde Luis Bunuel Ödülü’nü kazandı.

Yönetmenin ödüller açısından bugüne dek en başarılı filmi, Geçmişi Olmayan Adam 'dır. Film 2002'de Cannes Film Festivali'nde Grand Prix ödülünü kazandı ve 2003'te Yabancı Dilde En İyi Film Akademi Ödülü'ne aday oldu. Öte yandan Kaurismäki, savaş halindeki bir ülkeye gitmek istemediğini belirterek galaya katılmayı reddetti. Bir sonraki filmi Alacakaranliktaki Işıklar da Finlandiya'nın aynı dal için adayı oldu. Kaurismäki ödülleri yine boykot etti ve adaylığı ABD Başkanı George W. Bush'un dış politikalarını protesto amacıyla reddetti.
Kaurismäki'nin ünlü protestolarından biri de, İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi'nin festivale katılmak için ABD vizesi alamaması üzerine 40. New York Film Festivali'ni boykot etmesidir. Yönetmen bununla ilgili daha sonra şunları söyledi:
| “ | Öfkeyle değil (ki bu hiçbir zaman iyi bir sonuç doğurmaz), ama derin bir üzüntüyle, arkadaşım ve dünyanın en barış sever insanlarından biri olan Abbas Kiyarüstemi'nin bir İran vatandaşı olarak kendisine ABD vizesi verilmemesi sebebiyle New York Film Festivali'ne katılmasının engellendiği haberini aldım. Ben de dünyanın en iyilerinden olan bu festivale davet edilmiştim. Bu şartlar altında, ben de katılımımı iptal etmeye zorlanmış oluyorum - şu anki ABD hükümeti bir İranlıyı istemiyorsa, bir Finli'yi hiç istemez. Bizim petrolümüz bile yok. Öte yandan, beni daha çok ilgilendiren şey, Abbas Kiyarüstemi bile bu muameleye maruz bırakılıyorsa, isimsiz mahkumların başına neler gelecek? Cenevre Sözleşmeleri'ni insanlığın son umudu olarak görüyor ve bir Finlandiya vatandaşı olarak ABD hükümetini bunu ihlal etmekle suçluyorum. |
Şili’nin dağlarından İstanbul’un tepelerine “DAĞLARIN Ezgileri Buluşuyor”du düzenlenen konserin adı. Dağlar, geçit vermeyişin, güçlülüğün ve heybetin simgesidir. Kolay değildir dağlarda yaşamak. Direnişin de simgesidir.
“DAĞLARIN Ezgileri Buluşuyor”du düzenlenen konserin adı. Dağlar, geçit vermeyişin, güçlülüğün ve heybetin simgesidir. Kolay değildir dağlarda yaşamak. Direnişin de simgesidir. Her karışında Che Guevera’nın ayak izinin olduğu Bolivya dağlarını iyi biliriz.
İşte ta oralardan; Bolivya’nın, Patagonya’nın, Kolombiya’nın, Karayipler’in ve tabii ki Şili’nin dağlarından doğan halk şarkıları, devrim ve zafer şarkıları, önceki gece İstanbul’da başka dağların, bizim dağların şarkılarıyla kucaklaştı. İstanbul’un yedi tepesine barış şarkılarının notaları değdi.
Çatı Partisi Girişimi’nin düzenlediği etkinlik kapsamında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde bol bol halay çekmemizi sağlayan Agire Jiyan’la, önce Kürtçe coştu binlerce kişi. Grubun solisti kendi diliyle kardeşlik ve barış çağrıları yaptı. Başka dillerden konuşanlar tercümana ihtiyaç duymadılar çağrıyı anlamak için. Asıl duyması gerekenler duymak istemediği için o kadar çok tekrarlanmıştı ki...
İstanbul Üniversitesi öğrencilerinden oluşan Sesler ve Düşler, Nâzım Hikmet şarkıları söyledi daha çok. Moğollar’ın iyi bilinen ama kimsenin dinlemekten bıkmadığı şarkıları da ayakta alkışlandı. Taner Öngün, küresel iklim değişikliklerinin önlenmesi için 24 Ekim’de yapılacak mitinge çağırdı herkesi.
Türkiye Barış Meclisi sözcülerinden Ayhan Bilgen de bir konuşma yaptı konserde. Acıların paylaşılarak azalacağına ve mutlulukların paylaşarak çoğalacağına vurgu yaparak birlikte olmanın önemine değindi.
Ve tabii ki konserin beklenen anı, Şili’nin efsane grubu Inti Illimani üyelerinin sahnede ilk göründüğü an oldu.
14 YILLIK GURBET
Şili halkı, 1970’lı yıllarda dağlarda ve şehirlerde bir araya gelerek kazanmıştı seçimleri. Sosyalist partileri birleştirmiş, Halkın Birliği’ni (Unidad Popular) iktidar yapmıştı. Zafer şarkıları söylüyordu Şilililer. Santiago Üniversitesi öğrencilerinin kurduğu Inti Illimani de birleşik mücadelenin simgesi şarkıların söyleyicisiydi o zamanlar. Ancak 11 Eylül 1973’te faşist General Augosto Pinochet’nin kanlı darbesiyle Şili sokakları işkencenin, tutuklamaların mekanı oldu. O gün Inti Illimani, İtalya’da konserdeydi. Grup üyeleri faşist darbeyi, “El Pueblo unido jamas sera vencido/ Örgütlü halkı hiçbir kuvvet yenemez” diye haykırarak protesto etti. Yüz binler seçim zaferinin şarkısı “Venceremos”u (Kazanacağız) bir ağızdan söyledi o gün.
Şili’de aydınlar ve yoksul halk kırımdan geçirilirken, Inti Illimani de 14 yıl boyunca anavatanına ayak basamadı. İtalya’da yaşayan grup, 1989 yılında, işkencenin simgesi Şili Stadyumu’na büyük bir kutlama ile geldiler ülkelerine. Grup daha sonra bir bölünme yaşadı. Eski üyelerinin bir kısmı Inti Illimani Historica grubunu oluşturdu. Biz o grubu da seyretmeyi çok isteriz aslında.
Inti Illimani’nin anavatanına dönüşü ile diktatörlüğün yasakladığı şarkılar, Şili dağlarında ve şehirlerinde yeniden can buldu. Ve Harbiye Açıkhava’nın sahnesinde en az 14 yerel ve evrensel çalgı ile canlandı önceki gece. Grubun 8 üyesi her şarkıdan sonra çalgı değiştirdi. Sahnede oradan oraya geçip durdular. İzleyenler belki şarkıların sözlerini bilmiyordu ama anlaşmakta hiç güçlük çekmediler. Hele ki grubun solisti Jorge Coulon Türkçe “Yaşasın halkların kardeşliği” ve ardından Kürtçesiyle “Bijî biratîya gelan” dediğinde herkesin gönlünü kazandığı kesin. Bir de “21. yüzyıl İstanbul’un yüzyılı” diye umut verdiğinde. Inti Illimani son şarkılarını söylediğinde, salonun boşalmaya başlaması canımızı sıksa da sadece Şili’nin değil darbe yaşamış tüm halkların zafer marşları haline gelmiş “Venceremos” ve “El Pueblo”yla coşku yeniden hakim oldu. Dakikalarca alkışlanan Inti Illimani’nin sahneden inmesi kolay olmadı. :-)
