Size Chievo’dan bahsediyorum. 1929′da bir pastane sahibi tarafından kurulan ve 1986′ya kadar da küçük bir pastane takımı olarak kalan Chievo Verona’dan…

1986′da İtalyan dördüncü ligi olan C2′ye yükselen bu mahalle takımı, Alberto Malesani adında pek kimsenin tanımadığı bir antrenör ile çalışmaya başlar. Malesani, 2.500 kişinin yaşadığı Chievo kasabasının takımını, “sokaktan toplanan” yetenekli gençlerle “Serie B”ye yani İtalyan İkinci ligine kadar taşır. Sokaktan toplanan gençlerle Chievo Verona takımı, önüne geleni devirmeye başlamıştır.
Verona kentinin bu fakir pastane takımının seyircisi de fazla değildir. Kendi evinde 1.500, deplasmanda ise 500 biletli “tifosi”si vardır. Aynı kentin birinci ligde oynayan zengin ve başarılı temsilcisi takımın maçlarında ise 45.000 kişilik stad tıkabasa dolmaktadır.
Chievo Verona’dan bahsedince, ezeli rakibi Hellas Verona’dan bahsetmemek olmaz. Her iki takım birbirinin antitezi gibidir: Hellas Verona zengin, Chievo Verona ise “alabildiğine” fakirdir. Hellas Verona yaşlı ama fiyatı ucuzlamış şöhretleri kadrosuna katarken, Chievo sokaktan yetenekleri gençleri toparlar. Taraftarlarda ise tam tersi söz konusudur: Gençler Hellas Verona’yı, yaşı 30′u geçenlerse Chievo’yu tutar. Dünyanın ilk taraftar organizasyonlarından biri olan “Brigate Gialloblu” (Sarılacivert tugaylar) bile ortadan bölünmüştür: Aşırı sağcı çoğunluk Hellas’ı tutarken, solcu azınlık Chievo yanlısıdır.
Dördüncü lige bile 57 yıl sonra çıkabilen Chievo Verona, Hellas taraftarları tarafından yıllarca çeşitli fıkralara konu edilir. Esprilerin en ünlüsü şudur: “Eşekler uçmaya başladığında ancak, Verona Chievo birinci lige çıkar!”
Peki, sonunda ne mi oldu?
Biliyorsunuz aslında: Eşekler kanatlandı… Hem “mecazi” hem de “gerçek” anlamda!
“Mahalle takımı” Chievo Verona, 2001 sezonunda birinci lige çıktığında takımın formasına “uçan eşek” sembolü konur, taraftarlarının adı ise “Mussi Volanti” yani “Uçan Eşekler”e çıkar! Tüm sezon boyunca deplasmanlarda tribünde kanatlı bir eşek heykeli dolaştırılır :)…
Uçan Eşekler, 2001-2002 adımını attıkları “Serie A”da efsanevi antrenörleri Luigi Del Neri ile önlerine geleni devirmeye devam ettiler, 26 hafta boyunca liderlik koltuğunu kimseye kaptırmayan Chievo Verona, prese dayanan ve göze hoş gelen futbolu ile tüm dünyadan kendine taraftar topladı. Gün geldi, fanatikliğiyle tanınan Milan taraftarları bile sahadaki kendi takımlarını bırakıp, canını dişine takarak oynayan rakip Chievo’yu desteklediler.
O gündür bu gündür Serie A’da Milan, Fiorentina, Juventus gibi devleri sık sık deviren Chievo Verona, milyon dolarlar olmadan da futbol oynanabileceğini dünyaya ispatlamaya devam ediyor.
Chievo bir sembol. Geçen yıl Brezilya’nın en fakir bölgelerinden biri olan Alto de Mateus’da evsiz ve yoksul gençler için bir futbol okulu ve “Chievo Brasil” takımını kuran “Uçan Eşekler”, 10 yıl sonra dünyanın en pahalı ligi olan Serie A’yı kazanmanın planlarını yapıyor. Üstelik milyon dolarlar saçarak değil, “sokak futbolu”ndan yeni Pele’ler çıkararak…
Chievo Verona’nın formasında hâlâ o ilk “pastane”nin yani Paluani’nin reklamı var. Paluani mi? Onlar artık İtalya’nın önemli ekmek üreticilerinden biri…
‘AB çok önemsenecek bir hedef değil ve olmamalı. Mesela AB’lilerin okuma ortalaması günlük 24 dakika. Yani günün ancak 50’de birini okumaya ayırıyorlar. Bu çok düşük bir ortalama... Ya Türkiye’nin? .... 6 saniye!’
‘Çağdaş toplum örgütlü toplumdur. Ne kadar örgütlenme bilincin yüksek, o kadar gelişmiş ülkesin.Bakın Türkiye’de halen 74 bin 484 dernek var. Daha önce kurulduğu halde kapatılan, kapanan dernek sayısı ise 113 bin 219.
74 bin de fena rakam değil. Dernek başına bin üye olsa, herkes dernek üyesi demek. Peki kaç dernek üyesi var Türkiye’de? Sıkı durun, tamı tamamına 1 milyon 367 bin! Yani; dernek başına 20 üye! Bu demektir ki 55 kişiden birisi dernek üyesi bu ülkede.
Son rakamlara göre en çok dernek İstanbul’da, 15 bin 36 dernek var, Türkiye’deki derneklerin yaklaşık 5’de biri. Ankara’da 7 bin 798. O da derneklerin onda biri ediyor. İzmir ise 3.869, Bursa 2.839, Kocaeli 2.171 diye gidiyor. Hadi sondakileri de vereyim. Şırnak 65, Tunceli 75, Kilis 80, Hakkari 95, Ardahan 99, Bingöl 108, Muş 112… Ankara, başkentimiz göğsümüzü kabartıyor bu alanda. Son iki yıl içinde, nüfusuna oranla en çok örgütlenen kent Ankara çünkü. İki yıl önce 6 bin 786 olan dernek sayısı, birden 7 bin 798 oluvermiş. Yazıyla bin on dernek artmış. Günde birbuçuk dernek kurulmuş demek ki son iki yılda… Niye peki? Bu derneklerin yarıdan fazlası tombalacı da onun için. Kumar oynatılıyor anlayacağınız!’
‘İsveç’in nüfusu 8.1 milyon. Dernek üyelerinin sayısı... 26 milyon. Şimdi karşılaştırıp farkı siz çıkarın! Ha bir şeyi unuttum, bu 74 bin derneğin, 14.403 Cami Yaptırma ve Kuran Kursu derneği!’
Türkiye’de din görevlisi memur sayısı 87bin , cami sayısı 77 bin ama okul sayısı 67 bin . Yani 345 kişiye bir cami düşüyor Halen 1140 caminin de inşaatı sürüyor. 82 ilde Diyanet’e bağlı Kuran Kursu var ve sayıları 3bin 852 . Buna karşılık 160 bin civarında öğretmen açığı var. Dahası;
Hastane sayısı: 1220 (60 bin kişiye bir hastane düşüyor) Sağlık Ocağı sayısı : 6300 (Çoğu alt yapıdan yoksun, çoğunda hekim yok veya yetersiz), Doktor sayısı: 77.344 ( Her 870 kişiye 1 doktor düşüyor) Hastane yatak sayısı: 189 bin’
Yani aynı anda 189 bin kişi hastanede yatabilirken, Camilerde 26 milyon kişi namaz kılabiliyor Buna rağmen; önümüzdeki 1-2 yıl içerisinde yapılması planlanan sağlık kuruluşu/hastane sayısı 30-40 iken,anımsayın az önce söyledim, inşaatı süren cami sayısı 1140. Dahası Türkiye'de her 345 kişiye bir cami düşerken, 60 bin kişiye bir hastane düşüyor
Almanya'da 70 bin Sağlık Kuruluşuna karşı, 8 bin kilise, Fransa'da 60 bin sağlık kuruluşuna karşı, 9 bin kilise var. Almanya'da 11 332 , Fransa'da 4 bin kütüphane varken, 70 milyon nüfusu olan Türkiye'de sadece 1435 kütüphane var. Türkiye'de sadece 13 ilde Devlet Tiyatrosu var. Türkiye'de, sadece 1 opera, 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.
Türkiye'de, biliyorsunuz dini faaliyetler için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı var.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1997 yılı bütçesi 66 trilyon YTL. iken, 2006 yılı bütçesi 1.2 katrilyon YTL oldu. Yani 8 Bakanlığın bütçesi, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinden daha az Başka bir ifadeyle, 4 bakanlığın toplam bütçesi ile 22 üniversitenin toplam bütçesi, Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesine eşit. ‘
‘Türkiye’nin 80 yıllık iç borcu 90 milyar dolar iken ; AKP döneminde iç borç 198 milyar dolara ulaşmış. Yani iç borç dört yılda 108 milyar dolar artmış.
80 yıllık kamu dış borcu 63 milyar dolar; AKP dönemi 71 milyar dolar. Sadece 4 yılda 8 milyar dolar artmış.
80 yıllık özel sektör dış borcu 45 milyar dolar iken; AKP döneminde 118 milyar dolara çıkmış. Yani 4 yılda 73 milyar dolar çoğalmış.
Ve AKP döneminde 30 milyar dolarlık özelleştirme yapılmış. Bu da AKP'nin borç hanesine eklenebilir. Özetle, Cumhuriyet'in 80 yıllık borç toplamı 198 milyar dolar; AKP'nin 4 yılda yaptığı borç 185 milyar dolar. Buna 30 milyar dolar özelleştirme gelirini eklersek 215 milyar dolar yapar. 2003 başında bireylerin taksitli satış ve kredi borcu 2.5 milyar dolar iken, bu miktar AKP sayesinde 65 milyar dolara çıkmış.’
Söyleşi böylece tamamlanıyor. Daha eğitim düzeyi, standartı, açlık sınırı, gelir dağılımına girmedik üstelik. Çocuklar ise dayak yemiş gibi çıkmış gözüküyor.
ABD işgalinin ardından ülkedeki arkeolojik alan ve müzeler ciddi tahribata uğradı, çok sayıda eser çalındı.
Irak'ta yağmalanan insanlık tarihi
Dünyadaki müzecilere göre Irak'taki müzelerin yağmalanması, bu alanda II. Dünya Savaşı'ndan sonra yaşanan en büyük hırsızlık.
Moğolların 1258'de Bağdat'ı yakıp yıkması, İskenderiye Kütüphanesi'nin 5. yüzyılda yakılması gibi, Irak'ın ABD tarafından 2003 yılında işgalinden sonra müzelerin ve arkeolojik alanların yağmalanması insanlık tarihine kara bir sayfa olarak açıldı. Ayaklar altına alınan sadece bir ülkenin kültürü değil, dünya mirasıydı. Mezopotamya'nın kalbini taşıyan bugünkü Irak, binlerce arkeolojik bölgeye sahip bir ülke. Ne yazık ki bunlardan bazılarının üzerine ABD ve İngiliz uçakları bombalar yağdırdı. 2003'te başta Irak Ulusal Müzesi'nde (Bağdat Müzesi) olmak üzere yağmalama sırasında yaşananlar, saldırıları gerçekleştiren insanların profesyonel olmadığını gösteriyordu. Ellerine ne geçiyorsa alıyorlar ya da kırıyorlardı. Yağmacılar arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlı insanlar vardı. Eğitimsiz insanlardı. Bu insanların çoğu yoksul Şii bölgesinden geliyordu. Uzak bir köşede bulunan İslami el yazmaları, İbranice yazılar ve binanın zeminindeki eserler yağmadan kurtulabilmişti ancak. Bu arada, insan bir yandan soruyor kendisine, Irak'a birkaç kuruş para biriktirmek için ya da "ramboluk" yapmaya giden ABD'li genç askerler Sumer kültüründen, Mezopotamya'nın medeniyetin beşiği olduğundan haberdar mıydı? Geçmişi ancak birkaç yüzyıla dayanan ABD'nin askeri, geçmişi 5 bin yıl öncesine giden insanlık tarihini korumayı kendiliğinden akıl edebilir miydi?
ABD'DE TEPKİ
ABD'de bile bazı sanat çevreleri de hükümete Irak'taki hastane, okul ve kültürel öğeleri içeren binaların vurulmaması, korunması çağrısında bulunmuştu, ancak seslerini yeterince duyuramadılar. Bush yönetimine kültürel konularda danışmanlık veren iki kişi istifa etti. Baltimore'daki Walters Art Gallery'nin Müdürü Gary Vikan "Benzin nasıl arabalarımız için gerekliyse, Sumerlerden kalan tabletlerin de geçmişimiz için o kadar önemli olduğunu bir anlamış olsaydık, bunlar olmazdı" diyerek isyan ediyordu.
SAKLANAN ESERLER
Neyse ki çalınan 15 bin parça eserden yaklaşık yarısı daha sonra geri geldi. Bazı eserler de saklı olduğu için kurtulmuştu. Müzenin çevresindeki saklı beş güvenlik odasında, merkez bankasının altındaki mahzenlerde ve Bağdat'ın çevresinde yeraltı sığınaklarında binlerce parça saklıydı. ABD işgalinin ardından Bağdat'ta her köşede gerçek ya da sahte tarihi eserler pazarlanıyordu. Ancak sahtecilik öylesine gelişmişti ki bu eserler üzerinde bile Irak Ulusal Müzesi mührü vardı. Dünyadaki müzecilere göre Irak'taki müzelerin yağmalanması, bu alanda II. Dünya Savaşı'ndan sonra yaşanan en büyük hırsızlıktı.
Bu arada, ABD işgali başlamadan da bazı tarihi eserlerin çalındığı iddia edildi. Hatta Saddam 'ın oğlu Uday 'ın uluslararası pazarlarda sattığı tarihi eserlerden milyonlar kazandığı ileri sürülüyordu. Irak Ulusal Müzesi, 1921'de Irak'ın sınırlarını çizen İngiliz arkeolog ve casus Gertrude Bell tarafından kuruldu. Müze, 1991 yılında Körfez Savaşı yüzünden kapattığı kapılarını 10 yıl sonra yeniden açmıştı.
Piyasa ekonomisi Fadime ekonomisi gibidur
Bizum Gudukli Zeki merakli uşaktur. Geçenlerde kafasina takilmiş, Laz Marks emice dedi, bu bet muncurli holding ekonomistleri, ‘Pilanli ve pirogramli ekonomi küme düşmiştur. Piyasa ekonomisi tek gerçektur' deyiler. Ben işun içinden çikamadum, dedi.
Uşağum, bizum bi Karabaş varidi. Post-moderin bi kutav idi. (Kutav: Çöpek) Hangi kapiya bağlarsan, bir günde yeni sahibine alişur ve onun nami hesabina afkururdi. (Afkurmak: Havlamak) Bunlarun yaptuği iş da budur. Bu çürumiş soygun sistemini temize çikarmak içun durduklari holdingun kapisinda afkurmaktadurlar.
Piyasa ekonomisi Fadime ekonomisi gibidur. Bizum Fadime para görmesun, hemen çar çur eder. Yaruni düşunmez. Bunlarun uretumi da tuketumi da anti demokratuk ve istifçidur. Tüketicilerun bilinçli olarak ifade ettukleri gereksinumlerini ve önceluklerini hesaba katmazlar. Özel mülçiyetun egemen olduği bir rejimde meta uretumi, anarşi içinde yapilur. Haçan boyle bir rejumde, ureticilere uretilmesi gereken metalarun cinsini cibilliyetini ve miktarini gösterecek hiçbir organ yoktur. Bakunuz; geçen sene Peşuktaş'ta 15 tane sitoper, 9 tane kaleci ve 56 tane da top toplayici çocuk varidi. Niçun, çunki piyasa kurallarini işleten yoneticiler, geline altun takar gibi takuma oyinci takti. 15 tane bilezuk gelini üzmez ama 15 tane sitoper takumi ne hale geturdi gördunuz.
Uretimde rekabet ve anarşi, özel mülçiyet üzerine kurilan meta uretiminun yasasidur. Her üretici pazara sürduği metanun satişindan, mümkun olan en yüksek kari sağlamaya çalişur. Ama uretici, ureteceği metadan ne kadar talep edileceğini önceden doğri olarak kesturemez. Bilduği yalnuzca, o metaya talebun geçen sefer yüksek olduğidur ve o metadan olabilduğince çok uretmeye çalişur. Fakat diğer üreticiler de ayni şekilde hareket edince, talebi büyük ölçüde aşan miktarda mal uretilmiş olur ve ureticiler sezoni Fener gibi kupasuz kapatur.
Örnek verelum: Foter Osman bir milyon dolara sahip bulunmaktadur. Para oyle yattuği yerde büyumez, sermayeye dönişmez. Para dolaşuma girmelidur. Foter Osman para sahibi dostlarina danişur, sorup sorişturur. Bizum koloti kafali Foter Osman parasini nereye yaturmalidur? En soninda bulur. Hamsi işleme fabrikasi kuracaktur.
Çünki hamsi satişi geçen sene çok eyi gitmişidi ve epey bir insan taka yükiyle para kazanmişidi. Foter Osman hemen hamsi işleme fabrikasini kurar. Ula işe bak!.. Ayni fikir Patapat Süleyman'un da aklina gelmiştur, hatta Kanser Şaban'un da. Ve hepsi ayni anda hamsi işleme fabrikasi kurar.
Gayri Safi Milli Hamsi
Alti ay sonra Tirabizon'da bir süri hamsi işleme fabrikasi kurulmiştur. Depolar hamsi sitoklariyla dolmiştur. Her yerde tabelalar, reklamlar, afişler; Trabizonsipor'un formasindan, Avni Aker Sitadi'nun saha içi reklamlarina kadar her yer hamsidur.
Ve fabrikalar tam randumanla çalişmasini sürdurmektedurler.
Ortaya çikan bu durumi ne Foter Osman, ne Patapat Süleyman, ne de Kanser Şaban önceden görebilmiştur. Halk artuk hamsi satun almaz olmiştur. Foter Osman fiyatlari 2 ytl, Patapat 2,5 ytl, Kanser Şaban da 3 ytl düşurur. Buni gören Foter Osman 4 ytl indurerek işlenmiş hamsiyi zararina satmaya başlar. İşler daha da kötileşur. Piyasa hamsiye doymiştur artuk.
Ve birdenbire, sitop! Patapat Süleyman fabrikasinun faaliyetine son, çalişturduği iki bin işçiye de yol vermiştur. Ertesi gün Kanser Şaban'un fabrikasi da kapanur. Kisa bir süre sonra da Foter Osman topi atar. Binlerce işçi boşta kalmıştır.
Aradan bir iki yıl geçer. Hamsi furyasi unutulmiştur. Halk yeniden hamsi satun almaya koşar. Balukhaneler boşalur. Bütün hamsiler tükenur. Ula ilaç içun, bir tane hamsi yoktur. Fiyatlar yükselmektedur. Bu sefer Foter Osman yoktur ama bu tatlı işe Kivirzivir Resul girişmiştur. Ama aynı fikir, başka zeki ve becerukli insanlarun aklina da gelur; Maraz Ali, Yanuk Necati ve Kavara Behçet da hamsi işleme fabrikasi kurmiştur. Ve tarih yinelenur.
Kapitalist rekabet, kimi ureticiyi yikıma ve kimi ureticiyi ortadan silinup kaybolmaya ve diğer bazilarini da zenginluğe göturur.
Kapitalizumde ureticiler, kendi üretumlerini başka işletmelerle ve tüketicilerle uyumli hale geturemezler. Anarşi işte buradadur, yani plansuz, duzensiz bir üretim yapilmasindadur.
Daha fazla kar elde etme uğrina, ureticiler arasinda yürutilen rekabet ve savaşum, uretimdeki anarşiyi şiddetlendurmektedur.
Vada ya da Akses Paçisi
Günumuzun tüketicisi da bir acayiptur. Kiredi kartini övunerek taşimaktadur. Misal bizum Kivirivir Resul. Bu arahana kafalinun 3 tane kiredi karti vardur, üçüni da haboyle gömleğinun cebine koyup, beyuk bir havayla cümle aleme göstermektedur. Sanki İstiklal Savaşi Madalyasi taşiyayi. Ula koloti kafali, bu kiredi karti deduğun nane nedur? Veresiye defterinun evrim geçurmiş halidur. Akses paçisinun (Paçi : Kiz) peşine takilup, olmayan parayi harcarsan, yulari kapitalizume kapturursun. Ondan sonra da finans oligarşisi seni vadalayup durur.
Eskiden, bakkala veresiye yazdurmak içun kimsenun olmaduği bir ani kollardun. Herkez çiktuktan sonra mahçupça bakkala girer, alişverişuni veresiye defterine yazdururdun.
Peçiii, neden şimdi göğsuni gere gere kredi kartuni kullanayisun?
Bu, param yok, veresiye yazdurayirum anlamina gelmeyi mi?
Ama avradini kestuğumun kapitalizumi kiredi kartini bir prestij göstergesi haline geturmiştur. Bir insanun cebinde 5 tane kiredi karti varsa, aslinda beş ayri veresiye defteriyle gezeyi demektur. Gururlanmak bir yana, dövünmesi gerekurken buni bir pokmiş gibi göstereyisun.
Anliyacağunuz; üretimdeki anarşiyi aynen tüketicilere da sirayet ettirmişlerdur.
Onlar pilansuz pirogramsuz üreturken, bizum vada kurbani tüketicumuz da ota boka saldurup, tüketum anarşisi yaratmaktadur.
Yarattuklari anarşiyi bir başka anarşiyle çözmeğe çalişmaktadurlar; pilansuz pirogramsuz üretime, pilansuz pirogramsuz tüketim.
Yani senun anlayacağun Gudukli Zeki uşağum, kapitalizum, bütün masalari hileli olan bir kumarhane gibidur. Soninda kaybeden kesinlukle halktur, tüketicidur.
Unutma, piyasa onlarun piyasasidur, senun değil.
Bol bol taze hamsi ye, fosfori eksuk etma uşağum.
Hamsi Güni
Ula uşaklar, 5 Kasim pazar güni hamsilerunuzi imzalayirum
5 Kasim pazar güni, Tüyap Kitap Fuari'nda hamsilerunuzi imzalayacağum. Herkes gelurken hamsisini yaninda getursun. "Ben daha hamsi alamadum, yok efendum bulamadum" diyenler da merak etmesun, haçan ha burada vardur da. Unutmayun, saat 16 - 18 arasinda oriyayim.
Laz Marks Emice














